13 Ekim 2010 Çarşamba

KAMU DİPLOMASİSİ YOLUYLA YENİ BİR TÜRKİYE ALGISI

Süleyman GÖK**

Giriş
Uluslar arası ilişkiler disiplininin gelişim evrelerini incelediğimiz zaman bazı paradigmaların değiştiğini, yerini konjonktür el duruma uygun olarak bir takım yeni ideolojiler, hakim görüşler aldığını gözlemliyoruz. Dünya tarihinde bilimsel bilginin zamana ve mekâna göre değiştiğini, ihtiyaçların getirdiği zorunluluklar nedeniyle bir takım değişim evreleri olmuştur. Bu değişimlerden birisi Diplomasi diye nitelendirdiğimiz dış politika aracıdır.
Diplomasinin kökenleri; Mezopotamya, Eski Yunan ve Roma’ya kadar uzanmaktadır. İlk diplomasi kayıtlarına M.Ö 3000 yıllarında Mezopotamya’da rastlanmaktadır. Geleneksel diplomasi diye nitelendirdiğimiz 15.yy la kadar olan hâkim anlayışın 15.yy da daimi temsilciliklerin kurulmasıyla birlikte modern bir şekil almaya başlanmıştır. 19.yy sonu itibariyle her devletin dışarıda daimi temsilcilikleri vardı. 20.yy ile Küreselleşme akımının ortaya çıkması, geleneksel diplomasi anlayışının yanı sıra başka diplomasi türlerinin de ortaya çıkmasına neden oldu. Artık, devletlerarasındaki ilişkiden çok sivil toplum, öğrenciler arasındaki ilişkiler de görülmeye başlamıştır.
Günümüz uluslar arası ilişkilerinde, ulusal çıkarların savunulması artık bildiri, diplomatik üstünlük ve diplomatik muhtıra gibi geleneksel diplomasi yöntemlerinin çok ilerisine geçmiştir. Devletlerin artık sadece diğer hükümetleri veya uluslar arası örgütleri değil, yabancı kamuoylarını da hedefleyen politikalar geliştirmek zorunda oldukları bir döneme girilmiştir. Günümüz dünyasında bilgi, kültür ve iletişim diplomaside anahtar sözcükler haline gelmiştir. Bugün pek çok devlet, yabancı kamuoylarının gözünde olumlu imaj yaratmak amacıyla aktif kamu diplomasisi çalışmaları yürütmektedir.
20.yy dan sonra bölgesel ve küresel ilişkilerde etkili olmaya çalışan Türkiye, dış politikasını konjonktür el duruma göre tanımlayarak, bazı hedefler doğrultusunda kullanılabilir, güvenli araçlar seçmelidir. Türk Dış Politikasına yön veren ilkelere baktığımız zaman; ‘ Siyasi dia loğ, karşılıklı ekonomik bağımlılık, kültürel uyuma dayalı etkili diplomasi, Küresel aktörlerle tamamlayıcılık(BM, Rusya, ABD, AB), herkes için özgürlük, herkes için güvenlik, çağdaş medeniyet seviyesine ulaşmak ve uluslar arası barış, istikrar ve kalkınmaya daha fazla katkı sağlama ‘’ ilkelerini hedef ve amaç edinildiğini görmekteyiz. Bu hedef ve amaçların oluşma sürecinde izlenmesi gereken yolu belirleyen en önemli etken, amaca nasıl ve hangi yöntemle ulaştığımızdır. Bunun neticesinde; Türkiye’nin uluslar arası ilişkiler bağlamında yaptığı veya yapacağı bir takım organizasyonlarda önemli bir hedefimiz olmalıdır. YENİ BİR TÜRKİYE ALGISI’ nı gerek devletler, gerek uluslar arası örgütler gerek ise uluslar arası kamuoyu ve baskı grupları tarafından hissettirmeye çalışmaktır. Bu algıya ise, geleneksel diplomasinin dar kalıplarından çıkıp kamu diplomasisi adını verdiğimiz karar alıcı mekanizmasına ülke kamuoyunu dahil etmek ise oluşacağı algısının oluşmaya başlaması gerektiğini düşünmeliyiz.
Kamu Diplomasisi, basitçe, bir hükümetin başka bir ulusun halkını ve aydınlarını bu ulusun politikalarını kendi avantajına döndürmek amacıyla etkilemeye çalışmasıdır. Birleşik Devletler, toplayabildiğimiz tüm beceri ve kaynaklar ile kamu diplomasisine eğilerek, sadece yabancı hükümetlere değil, onların halklarına da hitap edebilmelidir. 15-16 Eylül 1987 yılında Başkan Reagan’ın söylediği ve ‘’ İnanıyorum ki ülkemizin Kamu Diplomasisi büyük bir güç, dünya tarihine şekil verebilecek olan, elimizdeki en büyük bir güçtür. ‘’ beyanı kamu diplomasisinin gerekliliğini göstermektedir.
Kamu Diplomasisi’nin gelişip önem kazanmasında soğuk savaş döneminde yürütülen düşünce savaşlarının büyük etkisi bulunmaktadır. ‘’ Düşünceler dayanıklıdır, silahlarla veya bombalarla yok edilemezler. Uluslar arası sınırları ve okyanusları aşarlar. Onlarla ancak daha iyi düşünceler üreterek başa çıkılabilir. ‘’
21. yy da bilgi ve enformasyon devrinin yaşandığı, uygarlık tarihinin dönüm noktalarından biri olması, devletlerin de algılarını değiştirmesine neden olmuştur. Bu süreçte, kendini ve politikalarını daha iyi anlatan devletler daha kazançlı çıkacaklardır. Sıcak savaş ortamından sonra soğuk savaş diplomasisi anlayışının bir nebze yerini bırakmasını uluslar arası karar alıcı mekanizmaların ihtilaflarını yumuşak güç / kamu diplomasisi yoluyla çözmeye çalışması gösteriyor ki Türkiye’nin de bölgesel ve küresel sorunlarının çözüm yöntemlerinin değiştirmesi gerekliliğini göstermektedir. Bu süreçte enformasyon, kültür ve nüfus gibi beşeri güçlerini kullanabilen Türkiye sorunlarını başka bir perspektiften yaklaşarak ve kamu diplomasisinin nimetlerinden faydalanarak çözebilir.
Bir devlet politikası haline gelen ve Turgut ÖZAL’ ın ifadesiyle Türkiye-AB ilişkisini uzun ince bir yola benzetmesi durum üzerinde değerlendirmelerin yapılması gerekliliğini göstermektedir. Bugün açık ve net olarak görülmektedir ki uluslar arası ortam çok kutuplu bir düzene doğru kaymakla beraber geleneksel ideolojinin yerini çoğulcu yaklaşıma bıraktığını gözlemliyoruz. Bu bağlamda Türkiye’nin Avrupa Birliği sürecindeki yanlış algılamaları, bütün suçun karşı tarafa atılmasının dışındaki eksikliklerin konuşulup tartışılması gerekmektedir. Yukarıdaki bilgiler ve veriler ışığında analiz yaptığımız zaman yeni bir Türkiye algısı yaratırken, başka ihtilafların olmaması gerekmektedir. Bu süreç çift taraflıdır. Ancak, bizim politikamızda kendimizi iyi anlatmamız gerekmektedir. Bugüne kadar gelinen süreçte bunun eksikliliğini görüyoruz. Avrupa Birliği sorunsalını Kamu Diplomasisi yoluyla yeni bir ortama kaydırabilir, çeşitli politika ve taktikler ile ilişkimizi şekillendirebiliriz.
Avrupa Birliği ve Türkiye, 50 yılı aşkın bir süredir ortak bir geleceği paylaşma iradesine sahiptir. Türkiye, 1959 yılında yaptığı başvurudan sonra, 1963 yılında AET ile üyeliğin açıkça öngörüldüğü bir ortaklık anlaşması imzalamıştır. Bu durum, AB’nin oluşmaya başladığı ilk yıllardan itibaren Türkiye’nin önemli bir stratejik role sahip olduğunu göstermektedir. 2005 yılında katılım müzakereleri başlamıştır. Katılım süreciyle birlikte hız kazanan siyasi, ekonomik ve sosyal dönüşüm süreci Türkiye’yi AB’ye her geçen gün biraz daha yakınlaştırmaktadır.
Bugün, hızla değişen küresel dinamikler ve ortak çıkarlar, Türkiye-AB bütünleşmesini her iki taraf bakımından giderek daha hayati ve vazgeçilmez kılmaktadır. AB, Türkiye’nin çağdaşlaşmasında anahtar bir role sahiptir. Türkiye’de AB’nin daha güçlü, daha güvenli ve daha istikrarlı bir geleceğe ulaşmasında anahtar rol oynamaktır. Avrupa’ nın küresel ekonomideki başarısında, Toplumsal dinamizminde, tarım ve çevre alanındaki sürdürülebilirliğinde, savunma ve güvenliğinde, enerji güvenliğinde, kültürel çeşitliliğinde ve küresel aktör rolünde kilit rol üstlenmektedir. Yukarıdaki saydığımız önemli unsurlar bağlamında kilit rol oynayan Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki ilişkiler neden istenilen durumda değildir? Bunun nedenlerini analiz edebilmek için tarafların gerek siyasal, gerek kültürel nedenlere ve en önemlisi ise yanlış algılamalar neticesinde oluştuğunu görmekteyiz. Avrupa Topluluğunun kimliğinin oluşmasında seçilmiş travma’ların önemi büyüktür. Kimlik, psikolojik bir durumdur. Kimliği değiştirmektense ölmeyi tercih ederler. AB için Türkiye’nin üzerine kurulduğu Osmanlı mirası devlet olması bu süreçte önemli bir etkendir. Türkiye açısından bakılırsa; din konusu, ermeni ve Kıbrıs sorunları, artan nüfus sayısı AB ile entegrasyonu zorlaştıran nedenlerdir. Ancak, Medeniyetler çatışması tezinin oluşmaması için geniş ve rahat Avrupa içi Türkiye gibi bir değerden yararlanılmalıdır.
Bu sorunların varlığı neticesinde bu sürecin sağlıklı ilerlemesi için ilk sayfalardaki verileri kullanarak bir sonuca ulaşabiliriz. Kamu Diplomasisi çerçevesinde yeni bir Türkiye algısını uluslar arası boyutta etkili biçimde göstermeliyiz. Bunun için neler yapabilir veya yapmalıyız? Kültürel çeşitliliğin olduğu, etnik ve dini öğelerin bir arada yaşadığı, demokratik ve laik bir devlet olan Türkiye’nin bu süreçte İletişim ve Algı Yönetimi üzerine bazı çalışmalar yapmalıdır. Kamu Diplomasisi yoluyla Avrupa Başkentlerinde kültürel birimlerin açılması, öğrenci alış-verişi gibi değişim programları, gençliğin bu sürece aktif katılımı ve gençlik politikalarının oluşturulması, Avrupa Gönüllülük Hizmeti gibi eğitim yoluyla Türkiye hakkında oluşan tabuları yıkmaya yönelik teşebbüsler ile sürece müdahale edilmelidir. Türkiye’yi AB’ye; AB’yi Türkiye’ye doğru anlatmanın yolu pro aktif dış politika ve Kamu Diplomasisi yoluyla gerçekleşebilir. AB nedir? Ne değildir? Bu gibi sorunsalları, yanlış algılamaları gidermek için lobicilik ve iletişim konularında yeterliliğe sahip olmak gereklidir. Eğer Avrupa Birliği gerçekten demokrasi ve insan haklarını savunuyorsa, Türkiye’yi almakta bir sıkıntı yaşamayacaktır.
Türkiye’nin Avrupa Parlamentosu, STK’lar, Genel Kamuoyu, Öğrenci ve Gençler, AB ülkelerindeki üniversiteler, Ülkemize gelen AB turistler, düşünce kuruluşları, basın, TV, sinema kitlelerini etkilemekte hedef öncelik seçmesi gerekmektedir. Bu süreçte vereceğimiz mesajlarda önemlidir. Türkiye’nin; kültürler arası köprü olma niteliği, Avrupa sistemi içerisinde yer alması, Avrupa Güvenliğine katkısı, Dış politika rolü ve ağırlığı, Medeniyetler ittifakındaki rol’ünün iyice anlatılması gerekilmektedir. Türkiye için ise; Avrupa Birliğinin yapı ve değerler olarak önemli olduğunu Türkiye için AB üyeliğinin bir çağdaşlaşma projesi olduğunu, çeşitli yanlış algılamaların giderilmesi için mesajlar ve katılım sürecinin ve üyeliğinin günlük hayata ve çeşitli kesimlere yarar sağladığını etkili iletişim teknikleri ile hedef kitleye doğru şekilde anlatması gerekmektedir.
Sonuç
Yeni bir Türkiye Algısı diye yola çıktığımız makalemizin sonucunda bir değerlendirme yapmak gerekirse, Eski Türkiye algısının ortadan kaldırılması ve bunun yolları üzerinde durulmuştur. Bu algının oluşmasındaki eksikliklerin tespit edilmesiyle yeni yöntem ve tekniklerle bu sürecin olumlu yöne kayması ve geçmiş paradigmaların kopması açısından en önemli yolun Kamu Diplomasisi olduğunu vurgulamaya çalıştık. Bilgi ve istihbarat, halkla ilişkiler, Küreselleşme, Müzakere ve temsil etmenin önemli hale geldiği dünyada Türkiye’nin de bu sürecin dışında kalması olanaksızdır.
Özet olarak, Kamu Diplomasisi yoluyla, pro aktif dış politikamızın iyice yerine oturacağını, geleneksel ve statükocu algılamaların yerini yenileşme, demokratikleşme ve küresel tekniklerin oluşmasına katkı sağlanması için yeni bir döneme girilmesi gerekliliği ortaya çıkmıştır.

** Selçuk Üniversitesi, İİBF, Uluslar arası İlişkiler,3.sınıf

5 Eylül 2010 Pazar

KUŞATILMIŞ TÜRKİYE

Türkiye, içeriden ve dışarıdan siyasal, kültürel ve ekonomik yönden baskı, korku ve sindirme metotları ile kuşatılmış durumdadır. Mustafa Kemal Atatürk’ün Gençliğe Hitabe’sindeki ve Bursa Nutku’ndaki gözlemleri bugün aynen yaşanmakta ve bizlere büyük görevler yüklemektedir. 21.yy da nasıl bir kuşatılmış Türkiye’de yaşıyoruz? Bu yazımızda bu soruya farklı bir perspektiften bakarak yer vermiş olacağız. Bugün, Türkiye Cumhuriyeti cemaat adı altında bir çete’nin faaliyetleri ile organize bir şekilde işgal edilmiş durumdadır. Gündeme çıkan açıklamalar, eski bir emniyet müdürünün yayınladığı kitap gibi tarihi bir belge niteliği taşıması açısından çok önemlidir. Bu kitap neden bu kadar önem taşımaktadır. Yazarın kitabında bahsettiği bu bölüm her şeyi çok net açıklamaktadır. ‘ şunu artık bilmeliyiz ki karşımızda arkadaşlarımız, meslektaşlarımız yok, bir ideolojiye, bir gruba bağlanmış, o grubun disiplinine tabi olmuş örgüt mensupları var. Artık bunu kabullenmeliyiz.’ diyerek karşımızda örgütlü, yargı, emniyet ve ordu’ya bir şekilde yerleşmiş cemaatçi çetenin varlığından söz etmektedir.
Peki, bu kadar bahsettiğimiz cemaatçi örgütlenmenin faaliyetleri ülkemizde nasıl gerçekleşmektedir? Hangi tür bağlantılar ve stratejiler ile Türkiye’nin anayasal kurum ve kuruluşlarında örgütlü bir çalışma gerçekleştirmektedir? İşte asıl sorun burada başlamaktadır. Burada bu gizli yapılanmanın nasıl işlediğini sistematik bir veri ile incelemek istiyoruz.
Gladyo dediğimiz organizasyonun ülkemizdeki en önemli ayağı, genişletilmiş Ortadoğu projesi diğer bir adıyla Büyük Ortadoğu projesi eş başkanlığını yürüten başbakan tarafından yürütülüyor. Bu organizasyonda gazete ve dergilerde çıkan Mit İçindeki F tipi yapılanma ve 35 kişilik CIA Operasyon Heyeti’nin ülkemizde cirit atmasıyla gerçekleşmektedir. Bu kadar yoğun bir kuşatma altında bulunan, yabancı bir devletin istihbarat örgütü elemanlarının ordu, yargı ve mit içerisinde ellerini ve kollarını sallayarak dolaşmaları bir ülkenin nasıl kuşatılmaya başlandığının kanıtıdır. Halen ne var ki diyerek tepki gösteren kesimlere bu yazının akıllarını başlarına getirmesini ummaktayız. Bu örgütün en önemli iki yerde karargâhı vardır. Bu yerler, İçişleri Bakanlığı’ndaki F Örgütü ve Adalet Bakanlığı’ndaki F Örgütü eliyle yerleşmiş bir cemaate mensup kişilerin olduğu polis, hâkim ve savcı görünümlü imamlar eliyle yürütülmektedir. Peki, bu örgüt Gizli Faaliyetler ve Tertipler yoluyla neler yapmaktadır?
1-DİNLEME, FİŞLEME, İZLEME
-Telefon dinleme,
-Ortam dinleme,
-Fiziki takip,
2-BELGE İMAL BÜROSU
-Islak İmza,
-Kroki, Sahte resmi belge,düzmece tutanak,

3-TERTİP İMAL MERKEZİ
-Tehdit, Şantaj, Gizli Tanık, Asılsız ihbar mektupları
4-PSİKOLOJİK HAREKET
-Uydurma kamuoyu araştırması,
-Operasyonlar planlama-zamanlama,
-Gündeme müdahale senaryoları,
-Yandaş STÖ’ler oluşturulması,
5-ÖZEL YARGI ve YARGIÇLAR
6-MEDYA ELEMANLARI
7-KIŞKIRTICI VE İFTİRACI ELEMAN VE GİZLİ TANIK MANGASI
Yukarıda dile getirdiğimiz faaliyetlerin hangi biri bugün ülkemizde gerçekleşmemektedir. Hepsi bugüne kadar gerçekleşmiş, hiçbir gerçek delil olmadan yurtseverler, genç subaylar ve gerçek demokratlar, milliyetçiler, gazeteciler teker teker bir tertip ile Silivri zindanına gönderilmektedir.
Özetle, Türkiye, gerçek bir gizli örgüt tarafından kuşatılmış durumdadır. Artık bunun kaçarı yoktur. Her türlü oluşum, gözlemlerimiz böyle bir örgütün varlığını bizlere göstermektedir. Bu örgüt ile mücadele yöntemlerini ve ne yapmamız gerektiğini anlatan bir yazı ile tekrar birlikte olacağız. Ülkemizin içeriden ve dışarıdan bir takım imam’lar aracılığı ile,üniter devlet,ulus devlet bağlamında tekrar sorgulanmaya açılması bizlerin ne kadar tehlikeli bir örgütle karşı karşıya olduğumuzu göstermektedir.

Süleyman GÖK

1 Eylül 2010 Çarşamba

ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİNE HAYIR PEKİ NEDEN?

12 Eylül 2010 tarihinde yapılacak olan Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’ndaki 26 maddelik değişikliğe karşı bir öğrenci, yazar ve en önemlisi de sivil bir vatandaş olarak neden hayır demem gerektiğini dile getiren bir yazı kaleme alacağım. Bu yazıdaki görüşlerimi abeste iştigal bulanların varlığı , düşüncelerimi ve dünya görüşümü komplo üretme merkezi olarak gören bir çevrenin bulunduğunu biliyoruz. Bunun neticesinde demokratik(!) bir ülkede yaşamanın verdiği cesaretle görüşlerimi,süreç hakkındaki düşüncelerimi açık ve cesaretle açıklama gereği duyuyorum.
Ülkemizin içinde bulunduğu sosyal,kültürel,ekonomik ve en önemlisi siyasal alan bakımından çok karışık bir şekilde ilerlediğini görmekteyiz. Gündemin aniden değişmesi Türkiye’de hiçte zor değildir. Ancak,en önemli bir gerçek var ki ülkemizin milli birliğinin,Atatürk Türkiye’sinin içeriden ve dışarıdan yoğun tehdit altında kaldığını aklı başında olan herkes görmektedir. Bugün içinden çıkamadığım ve aklımı karıştıran sorular manzumesi üzerinde düşünmekteyim. Ülkemizde bulunan sanatçılar,aydınlar,iş adamları,yazarlar gibi elit gruplar neden düşüncelerini özgürce ifade edememektedir? Edenler ise kayıtsız şartsız iktidar partisinin yalakalığı,yandaşlığı altında kararlar vermektedir. Başbakanımızın Bir taraf olan bertaraf olur sözü üzerine görüş bildirenlerin nedenleri acaba korku ve baskıdan dolayı mıdır bilinmez ancak sürecin gerçek bir demokratik bir ortam olmadığını eminim onlarda benim kadar bilmektedir.Buraya kadar ülkemizin bir kesiminde oluşan görüşlerden kısaca bahsettik. Yazının başlığından kopmamak kaydıyla genel hatlarıyla ve önemli gördüğüm sebepler nihayetinde bir analiz yapmak istiyorum.Sentezi ise bu yazıyı okuyacak okuyucu kitleme bırakmak istiyorum. Çünkü bizi diğer varlıklardan ayıran en önemli özelliğin Akıl ve düşünme yeteneği’ nin olduğunu düşünüyorum.
Hayır dememdeki en önemli nedenler;
- Bugün 12 Eylül 1980 darbe anayasasını değiştirmekle ortaya çıkan siyasi iktidar darbe ürünü olan anayasa’nın bugüne kadar 80 maddesinin değiştirilmiş olduğunu ve 2002-2004 yılları arasında Avrupa Birliği Uyum Paketi sayesinde en önemli değişikliklerin yapıldığını,darbe anayasasının önceden delindiğini NEDEN unutmaktadır? Bu soruya cevap verilmediği için HAYIR diyorum.

- Eğer siyasi iktidar gerçekten demokratik bir anayasa yapmak istiyorsan elinde bulundurduğu çoğunluk sayesinde demokratik bir ortamdan kaçarak tek başına gerçekleştirmeye çalıştığı bu anayasa değişikliği için HAYIR diyorum.

- Darbe dönemi ürünleri olan Yüksek Öğretim Kurumu ve Cumhurbaşkanlığına verilen aşırı yetkileri kaldırmadığı için HAYIR diyorum.

- Siyasi iktidarın samimiyetine inanmadığım için HAYIR diyorum.

- Bu değişiklik ile ülkemizin milli birliğinin,üniter ve ulus devlet yapısının zedeleneceğini,ülkemizin iç savaş ortamına sürüklenmeye doğru gittiğini gördüğümden HAYIR diyorum.

- Şehitlere kelle, Bölücü Başı için sayın diyen bir Başbakanın ülkede yarattığı anti-demokratik ortamın bu anayasa değişikliği sonucunda otoriter ve dikta bir rejime dönüşmeye yol açacağını düşündüğüm için HAYIR diyorum.

- Anayasa mahkemesinin yapısının değiştirilmesinden sonra,yandaş yargının yaratılması sonucu değiştirilmesi teklif dahi edilemez maddelerin tartışılmasına yol açılmasın ve anayasa mahkemesi tarafından verilebilecek onaydan çekindiğim için HAYIR diyorum.

- Ülkemizin rejiminin değiştirilmesine olanak sağladığı için,başkanlık ve federal bir sisteme doğru sürüklendiğini gördüğüm için HAYIR diyorum.

- Demokrasi diye ortalıklarda geçinenler,yetmez ama evet diyen zevatların ağızlarında neden demokratik bir ülkede olması gereken seçim barajları ve siyasi partiler kanunundaki değişiklikler hakkında yorum yapmadıkları düşündüğüm için HAYIR diyorum.

- 26 maddelik değişiklikteki en önemlisi maddeleri gizleyerek halka bir hap gibi yutturmaya çalışan Başbakana HAYIR diyorum.

- Bu değişiklerle Yargıçları siyasetçilerin atanmasına karşı çıktığım için HAYIR diyorum.

- Bir ülkede bulunan milletvekillerinin %50 sinin dokunulmazlıkları dolayısıyla bulunduğu rüşvet,kalpazanlık gibi suçlarının bulunması ve bu gibi milletvekillerinin yüksek yargıçları atanmasına karşı çıktığım için HAYIR diyorum.

Özetle ; 12 Eylül’de demokratik bir zeminde yapılıyor gibi gözükse de her türlü baskı,zorba ve dikta yoluyla halka bir takım yalan ve gerçek dışı beyanlarla yutturulmaya çalışılan bu değişikliğe,AKP’nin 12 Eylül sivil dikta anayasasına,onurumuzla,insanca ve kardeşçe yaşama taleplerimizin gerçekleşeceğine inanmadığımız için kocaman HAYIR.diyoruz.

SÜLEYMAN GÖK

15 Ağustos 2010 Pazar

KÜRT SORUNUNUN AÇMAZLARI

Demokratik Açılım adı ile başlayan ve birçok tartışmalara neden olan bu süreç içerisinde değişik çözüm önerileri dile getirilmiş ve getirilmeye devam etmektedir. Kürtlerin temsilcisi olduklarını iddia edilen BDP( Barış ve Demokrasi Partisi) , Kanaat önderleri, aydınlar, yazarların üzerinde durdukları ve bu sorunun çözümü için “ bazı kesimlere” göre marjinal gelen talepleri ve olmazsa olmazları bulunmaktadır. Kürt Sorunu ya da Birlik ve Beraberlik Açılımının açmazlarını ele alacağımız bu çalışmada ortaya konulan talepleri ve bunların sonucunda meydana gelebilecek olayları değerlendireceğiz.
Doğu ve Güneydoğu Sorunu olarak da nitelendirilen sorunun çözümünde en önemli gereklilik Anayasal Güvence ve birtakım isteklerin “ Toplum Sözleşmesi” nde garanti altına alınmak istenmesidir. Bu istekler nelerdir ve kabul edilebilir bir gerçeklik ifade etmekte midir?
Bugünkü Anayasamızın eleştirilerini yapan ve bu soruna çözüm önerileri getiren Tesev’ in raporundan alıntılar yaparak, bu konudaki genel camianın/ kitlenin görüşlerini anlamış olacağız, “ Bu çerçevede Türkiye’ ye bakılacak olursa, hukuk mevzuatının, tüm bireylerin haklarını güvence altına almak yerine, türdeş bir toplum ve modern bir ulus yaratma ideolojisini benimsediği görülmektedir” diyerek Anayasa’ dan laiklik, milliyetçilik ve Atatürkçülük kavramlarını çıkarma taleplerinde bulunulmaktadır.
Genel olarak önerilere bakacak olursak;
-Türk, Türklük, Türk soyu gibi ifadeler çıkarılmalı, etnik kökene yapılan bu vurgu, Türkiye’ nin dış politikasının etnik temelli anlayışının göstergelerinden biridir.
-Atatürkçülük ve milliyetçilik dâhil olmak üzere herhangi bir ideolojiye dayanmamalı; toplumdaki herhangi bir etnik, dini, kültürel kesimin veya sınıfın çıkarlarını diğerlerinin üzerinde tutmayıp, bütün bireylere eşit mesafede durmalıdır.
- “Türk Millet” ifadesi yerine Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşları ifadesiyle değiştirilmelidir.
-Madde( 66. ) değiştirilmesi ve Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşlığı ile değiştirilmelidir.
-OHAL kanundaki değişiklik talebi
Yasal değişiklik önerileri başlığı altında belirtilen görüş: Toplumsal hayatın farklı alanlarını düzenleyen çok sayıda yasada Türk etnik kimliğine referans ve vurgu içeren hükümler yer almaktadır. Bu durum, Türk etnik kimliğine mensup olmayan Kürt ve diğer vatandaşları dışlamaktadır.
Yasal değişiklik önerileri;
-Milletvekili Seçimi Kanunu değiştirilmeli
-Siyasi Partiler Kanunu
-Türk Ceza Kanunu
-Terörle Mücadele Kanunu
-İl İdaresi Kanunu
-Milli Eğitim Temel Kanunu
-Nüfus Hizmetleri Kanunu
-Harf Kanunu
-Türkiye Radyo ve Televizyon Kanunu
-OHAL Kararnameleri gibi öneriler sunulmaktadır.
Sonuç olarak; Açılım paketinin bugüne kadar açılmaması akıllarda soru işareti bırakmıştır. Açılım çalışmalarının başladığı günden itibaren toplumsal huzur ve güven ortamı kalmamış, sivil itaatsizlik aşırı derecede artmıştır. Terörle Mücadele etkinlik gösterilmesi şehitlerin gelmesine neden olmaktadır. Özetle; eğer bir sorun varsa gerçekçi çözüm önerileri ile talepler arttırılmalı; Türkiye Cumhuriyeti’ nin üniter devlet, ulus devlet ve milli birliğine zarar verecek her türlü çalışmadan, söz ve eylemden kaçınılmalıdır.
SÜLEYMAN GÖK
SELÇUK ÜNİVERSİTESİ ULUSLAR ARASI İLİŞKİLER BÖLÜMÜ

12 Ağustos 2010 Perşembe

GİZLİ MUTABAKAT

Türkiye, içinden çıkılmaz olağanüstü olaylarla karşı karşıya kalmaktadır. Gündem; içeriden veya dışarıdan birtakım güçlü unsurlar tarafından değiştirilmektedir. Son 3 yıldan içerisinde birbirinden bağımsız gibi gözüken ancak domino etkisi adı verdiğimiz teori gereği birbirine kenetlenmiş olaylar silsilesi meydana gelmektedir. Bu yazıda; gerçekleştirilmek istenen ve bu konuda adım adım yapılanları sizlerle paylaşacağız.
24 Mayıs 2003 Vatan Gazetesinin haberine göre zamanın Başbakanı be bugün Cumhurbaşkanı olan Abdullah Gül ile Dışişleri Bakanı Powell arasında gerçekleştirdiği “ 2 sayfa 9 maddelik “ gizli mutabakat’ ın içeriğinden bahsetmek ve günümüzde gerçekleşen olaylar, olgular üzerinden bir analiz parametreleri oluşturmak istiyoruz.
Öncelikle; 9 maddeden oluşan gizli mutabakatta; Türkiye’ nin ulus devlet üniter devletine aykırı, Türk Silahlı Kuvvetlerine karşı yürütülen asimetrik psikolojik savaşın kaynağını, azınlıklar sorunu ve bu sorunun çözümü için Türkiye’ nin feodalleşmesi, Kıbrıs ve Yunanistan, Ermenistan gibi ulusal çıkarlarımızı etkileyen önemli olanlarda maddeler bulunmaktadır. Bu maddelere genel olarak bakarsak;
-Türk Askeri Irak’ ın kuzeyinden çekilecek
-Sınır harekâtlarına son
-PKK’ ya askeri harekât için ABD’ den izin
-Türkiye’ ye ambargo ve askeri yaptırım tehdidi
-ABD’ nin İran ve Ortadoğu harekâtlarına aktif destek ve katılım
-Türk ordusunun asker ve silah gücünde indirim
-Irak’ ın kuzeyinde kurulan kukla devlet Türkiye tarafından resmen tanınacak
-PKK/ KADEK elemanlarına geniş kapsamlı af
-PKK/ KADEK yasallaştırılacak
-Belediyelere özerklik ve dört yılda aşamaları federasyona geçiş; planları ve antlaşması yapılmıştır.
Bu maddeler ışığında gündemi analiz etmeye kalktığımızda Türk Silahlı Kuvvetler üzerindeki baskının hukuksuz boyutlara ulaşması, aydınlara, gazetecilere, ulus devlet savunucularına karşı girişilen akıl almaz örtülü operasyonlarla bu antlaşmanın uygulandığı açıktır. Burada bir parantez açarsak; Cumhurbaşkanı Abdullah Gül açıkça bir suç işlemiş, tek başına antlaşma imzalama yetkisi olmadan, yetki gaspına olanak sağlamıştır.
Ülkemizde azınlık diye nitelendirilen; doğu ve güneydoğu’ da oluşturulması istenen bir yapının kaynağı bu gizli antlaşmadır. Belediyelere özerklik, Kamu Reformu Yasası ve Yerel Yönetim Yasaları hızla çıkartılması, Türkiye’ deki Kürt nüfusunun yoğun olarak yaşandığı şehir ve kasabaların belediyelerin özerkleşmesi süreci kararlı olarak yürütülecek, Dört yıl içinde uygulanacak bir planla, üniter devlet yapısını terk ederek, federasyona örtülü olarak ise demokratik özerklik ilan edilecektir. Barış ve Demokrasi Partili Belediye Başkanlarının toplanması ve demokratik özerklik ilan edilmesi, bunun parti programı ve propagandası olması, sorunun asıl kaynağının kültürel hakların verilmesi değil, Türkiye’ nin ulus devlet yapısının zedelenmesi ve yıkılması hedeflenmektedir.
Bu sürecin göstergelerine bakarsak; 1 Ekim 2007 tarihli Star gazetesinden çıkan habere göre; Diyarbakır’ da devam eden Barış Konferansı’ nda konuşan Prof. Michael Gunter, Irak’ ta Kürtler’ e bir fırsat verildiğini belirterek, Türkiye’ deki Kürtler’ e ise AB reformlarına dayalı bir fırsatın geliştirileceğini söyledi.
Sonuç olarak; Türkiye içerisindeki bazı araştırma kuruluşlarının raporlarında da analiz edildiğine göre Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’ nda etnik kökenin vurgulanması, iki yapılı sistem, Türkçenin resmi dil olmaması, Anayasal vatandaşlığın ( mad.66) iptal edilmesi ve daha geniş perspektifte yer alınması gibi çözüm önerileri ifade edilmektedir. Özetle; oluşturulması gereken bu yapı Türkiye’ nin milli birliği ve beraberliğini, ulus devlet yapısını zedeleyecek ve rejim sorunu oluşturulmasına neden olacaktır.

SÜLEYMAN GÖK
SELÇUK ÜNİVERSİTESİ ULUSLARASI İLŞKİLER BÖLÜMÜ

6 Temmuz 2010 Salı

Kitap Tahlili: TÜRK SORUNU *

21.YY Türkiye Enstitüsü Başkanı ve Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ümit ÖZDAĞ tarafından ele alınan, son gelişmeler ışığında meydana gelen olayları değerlendirdiği, Kürt sorununa karşı yapılmak istenen çözümler neticesinde olası Türk Sorununa değinerek ortaya çıkabilecek bir kavgadan bahsetmektedir. Özdağ; Türk Sorunu başlıklı kitabını Dört Bölüme ayırarak, sistemli bir inceleme yaparak meydana getirmiştir. Bu bölümlere bakacak olursak; Birinci bölümde Türkiye Cumhuriyetine karşı açılan örtülü operasyondan bahseden yazar, Türkiyelilik kavramının Türkiye’ye ve Milli Devlete karşı açılan savaş nitelendirmesinde bulunmaktadır. İkinci bölümde, Terör konusunu işleyerek; Terör örgütü PKK’nın gelişim aşamalarını sistemli bir biçimde yer vererek örgütün iç ve dış bağlantılarını, kuruluş stratejisini, amaç ve hedeflerini realist ve objektif bir şekilde analiz etmiştir. Üçüncü bölümde; Terör örgütünün yerli ve yabancı işbirlikçilerinin Türkiye Devleti üzerindeki amacının etnikçilik olduğunu vurgulayarak, çarpıcı belgeler ile ortaya koymaktadır. AB, ABD ve yerli işbirlikçilerin asıl amaçlarının Türkiye’nin milli birliğini zedeleyecek, üniter ve ulus devlet yapısına zarar verecek,etnisiteye dayalı bölücülük sorunun varlığından bahsetmekte ve Avrupa Birliği’nin çifte standartlarının,kamu yönetimi reformunun ve ikiz yasaların Türkiye’de bir etnik bölünmeye yol açacağı tespitinde bulunmaktadır. Dördünce ve son bölümde ise; Kürt açılımı ile başlayan ve zaman içerisinde isim değiştirerek demokratik bir süreç olan Milli birlik ve Kardeşlik Planının sonucunda Kürtleri memnun ederek ortaya büyük ve önlenmesi güç olan Türk Sorunu üzerinde durarak, Türk halkına, milli bir devlet olan Türkiye Cumhuriyetini koruma ve kollamayı hukuki sınırlar içerisinde bırakmamayı, hükümeti, dış güçleri her platformda baskı altında tutmayı öğütlemektedir. Kitabın son bölümünde bugün açılması planlanan ancak açılamayan bu paketin içerisinde kısa, orta ve uzun vadede hangi taleplerin yattığı ve bu taleplerin kimler tarafından hangi örtülü/psikolojik operasyonlarla, nasıl stratejiler izlenerek ortaya konulduğunu, Türk ve Kürt olarak bir etnik ayrışmanın küresel güçlerin geçmişten beri hedefleri olduğunu vurgulamaktadır. Kitabı değerlendirirken bazı kesimler kitabın içeriğinin komplo teorileri üzerine kurulduğunu ve gerçekleşmesinin imkanlar dâhilinde olmadığını belirteceklerdir. Bu konu üzerinde fazla durmadan sadece realist bir bakış açısı ile değerlendirmeye aldığım ve sonuna kadar katıldığım kitabın içeriğinden önemli gördüğüm bazı bilgiler ışığında sizlerle paylaşacağım. Komplolar, bir ülkenin insanlarına örtülü olarak yerleştirilmiş uyuşturucu niteliğinde olan kavramdır diye düşünmekteyim.

İlk olarak Kürt Mağduriyeti üzerinde durmak gerekirse Terör bölgesinde yaşayan halkın yaklaşık 30 seneden beri SEÇİLMİŞ TRAVMA psikolojisinde görülmesidir. Kürt mağduriyeti elbette vardır ancak bu süreç kendilerini üstün bir ırk göstermeye ve devletten ayrılmayı gerektirmemektedir. Milli kimliğin parçalanması durumunda ortaya iç savaşlar, krizler, değişen ittifak yapıları, devletin dağılması gibi sonuçlar çıkabilir. Milli kimlik bağlamında değerlendirilen diğer bir husus ise Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı R.T.Erdoğan’ın Türkiyelilik kavramıdır. Özdağ; ‘Aynı coğrafyayı paylaşmak ve sürekli değişen bir anayasaya bağlı olmak dışında ortak bir paydası olmayan insanlar yığınını anlatmaktadır.’ Diyerek bu kavramın kullanılması ve gerçekleşmesinin milli ve üniter yapımıza zarar vereceği kanaatindedir. En önemli eleştiriyi ise yazar; Türkiye’nin mozaik bir ülke olduğunu dile getirenlere karşı yöneltmektedir. Ona göre, Bir ülkenin sosyolojik olarak mozaik olması için %65 oranında bir nüfusun etnik olarak aynı kökten diğerlerinin ise farklı etnik gruplardan olması gerektiğini ifade etmektedir.

Terör konusunda açıklamalarını dile getiren özdağ; Terörün yerli ve yabancı güçlerin bir aracı olduğunu, bugün PKK kimin taşeronu tartışmasına kitapta açıkça yer vererek sorunun cevabını bir nevi vermiş bulunmaktadır. ‘ PKK,1984’ten 88’e kadar Sovyetlerin arka planda desteklemesi ile İran ve Suriye adına Türkiye’ye karşı savaşmıştır. 1987’de Türkiye’nin AB tam üyeliği için başvuru yapması, AB Ülkeleri ‘ Kürt-PKK kartını’ oynamaya başlamışlardır.1991’den sonra, PKK’nın Türkiye’ye karşı savaşı AB-Suriye-İran adına sürdürülen vekâleten bir savaşa dönüşmüştür. 2003 sonrasında da artık PKK, Irak’a yerleşen ABD’nin dolaylı-dolaysız denetiminde bir terör sürecinin içindedir, diyerek Terör örgütünün dış desteklerini açıkça ortaya koymaktadır. Bu süreçte, Türklerin hassasiyetlerini dile getiren yazar; bayrak yakılmasına Türk halkının verdiği tepkileri, dehap’lı belediyelerin yaptıklarını ve bunların Türkler üzerindeki etkilerinden bahsetmektedir. Prof Özdağ; Devletin yani hükümetin aciz bir politika izlediğini belirtmekte ve görüşlerini şu sözlerle temellendirmektedir. Diyarbakır’da elektrik parasını toplayamayan bir devlet dağdaki eşkıya’yı yok edemez şeklindeki açıklaması ve doğu ve güneydoğu Anadolu’ya gezi düzenleyen başbakanın100 polis ile gitmesini eleştirirken ‘ Başbakanın bu ülkede Türklerinde yaşadığının farkına varması için Afyona da mı 4000 polisin korumasında girmesi gerekiyor? Diyerek haklı bir eleştiride bulunmaktadır. Bu süreçte koşulsuz hükümet büyük bir hata, gaflet içindedir. Sürecin nasıl biteceğini kestiremeyen devlet yöneticileri sorumluluğu kendi üzerinden atmak için bu bir hükümet projesi değil devlet politikası diyerek ortaya çıkabilecek olası sonuçları kabullenme cesareti bile gösterememektedir. Yazarın bu tür yapıcı ve haklı eleştirilerine katılmamak mümkün değildir. Soruna yanlış tanı koyan geçmiş ve bugünkü hükümetler sonucu da yanlış analiz parametreleri ile tedavi etmeye kalkışmaktadır. Burada bir kesimi memnun etmek için ülkenin %85’inin Türkçe konuştuğu ve Türkiye’nin sahibinin ırkçı ve şoven anlamda değil vatandaşlık bağı ile bağlı herkes Türk’tür anlayışını taşıyan çevreler tarafından son derece kaygıyla izlenmektedir. Terör örgütünün girişimleri ve siyasi kanadın ve örgüt liderinin açıklamaları ülkede Türk-Kürt çatışmasına varan dar kapsamlı bir iç çatışmaya yönelme tehdidini hükümet unutmamalıdır. Terör konusunda yazar; Öcalan’ın ütopist değil, makyavelist bir reel politika izlediğini ve Öcalan’ın demokratik konfederasyon/özerklik talebinin Türkiye’nin milli bütünlüğünün tehdit etmesinin yanında İran, Irak ve Suriye’deki idari ve kültürel özerklikler çerçevesinde bir araya gelmesini öneren model olduğunu belirtmekle, Politik nihai çözümü Güneydoğu Anadolu’da DTP ve AKP dışındaki siyasi partilerinde tekrar etkin olmasına bağlayarak bu konudaki görüşlerini belirtmektedir.

Etnikçilik bağlamında ise yazarın belirttiği görüşlerden ortaya çıkan kavramsal sonuç; Türkiye, milli üniter devletin tasfiye edilmesi amacı ile gerçekleştirilen büyük bir örtülü operasyon ile karşı karşıyadır. Avrupa Parlamentosu’nun kararlarında Türk hükümetlerinin ülkenin tamamını temsil etmediği kararını alarak Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkı olduğunu kabul etmiştir ifadesi ile önemli sorunlara yol açacak kararlar vermektedir. En önemlisi ise, Cumhuriyet bürokrasisi içinde etnik-merkezli bir örgütlenme olduğu iddiasıdır. Kürdün Kürdü ve Türk kökenli atanmaması gibi etnik bilinç patlaması yaşanmaktadır.

Sonuç olarak belirtmek gerekirse; Türkiye Cumhuriyeti’nin, Türklerin devleti olduğudur ve bu cumhuriyete vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür. Türkiye Cumhuriyeti’nin üzerinde kurulu olduğu en önemli temel değer budur. Bu cumhuriyetin varlık nedenidir. Türkiye, AB tam üyelik sürecinde Türkiye’nin etnik haklar konusunda attığı adımlara rağmen yıllarca ‘Bizim istediğimiz sadece bireysel kültürel haklar’ diyen çevrelerin ‘Kültürel haklar yetmez, AB bizi tatmin etmiyor, cumhuriyet, iki millet esaslı ve federasyon zemininde yeniden kurulmalı’ tezini savunmaya başlamaları Türk milletinin kızgınlığını arttırmaya başlamıştır. Özetle; Ülkesinin kültürünün, egemenliğinin tehdit altında gören Türk Milleti binlerce yıl içinde yüzlerce büyük tehdidi atlatarak varlığını muhafaza etmenin verdiği özgüvenle kızgınlığını ‘ Türk Sorununu’ evlerinden balkonlarından Türk Bayrağı asarak ‘ Şu Çılgın Türkler’ kitabını bir milyon adet satın alarak ve okuyarak, şehit cenazelerinde sakin fakat öfkeli durarak gösteriyor

*Türk Sorunu-Prof.Dr. Ümit ÖZDAĞ

Süleyman GÖK-Selçuk Üniversitesi Uluslar arası İlişkiler Bölümü

24 Haziran 2010 Perşembe

KÜRESEL TERÖR BAĞLAMINDA TÜRKİYE’NİN DURUMU






GİRİŞ:
Dünyanın kurulmasından ve ilk insanların ortaya çıkmasından itibaren çıkar, iktidar, güç mücadelesi 21. YY ’ a kadar süregelmiştir. Bu realitenin böyle olmasında insanlar arasındaki ilişkilerden, bölgesel veya küresel sisteme en önemlisi psikolojik parametrelerin önemi vardır. İnsanlar arasındaki güç ve iktidar ilişkisinin varlığı toplumsal ve küresel anlamda düzenin bozulmasına yol açmaktadır. Bunun sonucunda anarşi dediğimiz olgunun ortaya çıktığını tespit ediyoruz. Anarşi’nin ortaya çıkmasından sonra toplumsal huzurdan, hukuktan ve insan haklarından bahsetmek mümkün değildir. Bundan sonra sivil itaatsizlik dediğimiz otorite sahibi olan ve her türlü gücü bünyesinde bulunduran ulus devlet’e karşı bir silahlı mücadele başlatılır. Tam bu noktada Küresel Terör ve Terörizm dediğimiz olgu ve kavramın varlığını görmeye başlarız. Özetle; bu çalışmamızda Küresel Terör ve Terörizm’in Türkiye’nin ulusal güvenliği bağlamında incelenmesi ve analitik bir değerlendirmesi yapılması amaçlanmıştır.
Terörizmi Tanımlamak:
Terör, siyasi maksadı elde etmeye yönelik, halkta veya halkın belli bir kesiminde korku ve dehşet oluşturmak için başvurulan vasıtayı yani cebir ve şiddeti, cebir ve şiddetin kullanılacağına ilişkin güncel tehdidi ifade etmektedir. Terör ile terörizm farklı kavramlardır. Terörizm; siyasal amaçlar için örgütlü, sistemli ve sürekli terör kullanmayı yöntem olarak benimseyen bir strateji anlayışıdır.
Terör ve Terörizm kavramları arasındaki ayrımı belirttikten sonra terör ve terörizm’in amaçları üzerinde durmak gerekir. Her terör örgütünün benimsediği amaç ve stratejiler farklılık gösterir. Bunları genel olarak sıralamak gerekirse;
-Dikkat çekmek,
-Kargaşa yaratmak,
-Taraf olma çağrısı,
-Toplum Direncini Zayıflatmak, Baş eğdirmek,
Yöntemleri ise;
-Psikolojik savaş,
-Propaganda,
-Eylemler,
-Suç örgütleriyle organize birliktelik kurmaktır.
Terörün incelenmesi sırasında ihmal edilen ve daha sonraları üzerinde konuşulan bir kavramın varlığı bu konumda önemlidir. Terörün uluslararalılaşması parametresi, küreselleşme ve terör boyutlarında değerlendirmeye alınmaktadır. Geçmişteki terörist gruplar ve eylemleri sınırlı boyutlardaydı. Ancak 20.yy ortalarından itibaren diğer güvenlik meseleleri gibi terörizm de daha transnasyonel bir hale bürünmeye başladı. Bugün ise terörizm sahip olduğu network ve şiddet araçları ile 17.yy da tesis edilen devletlerarası sistemin dinamiklerine meydan okuyor? Küreselleşme güvenlik algılamalarını, tüm dünya toplumunun güvenliğini derinden etkileyerek uluslar arası terörizmin bu denli yaygın bir görüngü olmasında başat rol oynamıştır. Bugün terörist örgütler, devletler, bireyler, sivil toplum kuruluşları, bankalar ve diğer organize suç örgütleri tarafından finanse edilmektedir. Özetle; uluslararası terör örgütleri Uluslar arası İlişkilerin önemli aktörlerinden biri olurken, terörle mücadelede devletlerin temel dış politika stratejisi olarak benimsemiştir.
Türkiye’nin Güvenlik Algılamaları Boyutunda Terörle Mücadele Konsepti
Türkiye’nin son 26 yıldır kanayan yarası haline gelmiş olan Bölücülük, şimdiki ismi ile etnik esasa dayalı federalleştirme sorunu ülkemizin güvenlik stratejilerini oluşturmaktadır. İç Güvenlik dediğimiz zaman aklımıza; 1984 yılında ilk eylemini yapan ve şiddetini zaman zaman arttırıp, zaman zaman azaltan bir ivme ile devam ettiren PKK terör örgütü gelmektedir. Yaşanan son gelişmeler ışığında ve geçmişte bu örgüte karşı nasıl mücadele edilmiş ve edilmekte, yapılan yanlış algılamalar sonucunda 21.yy da Türkiye’nin ulusal güvenlik zafiyetini gözler önüne sermek istiyoruz. Öncelikle, PKK’nın ne olduğundan bahsetmek, daha sonra Türkiye’nin Güvenlik Algılamaları Boyutunda Bölücülük konusuna değinilecektir.
PKK terör örgütünün siyasi hedefi nedir; Türkiye’yi parçalamak ve Kürdistan’ı kurmak yani Bizans’ın çocuklarının 80 yıl önceki hedefi. 80 yılda Türkiye’yi bu trajik noktaya getirmeyi nasıl başardılar? Özal siyaseti Kürt sorununu yarattı, otonom Kürt devleti’ nin temelini attı ve 1991’ de karşımıza sayıları 25 bini bulan bir silahlı PKK terörünü çıkardı. Terörle 1984 te başlayan mücadeleye baktığımızda Özal siyaseti sonucu bu siyasetin temelinin atılmış olduğu, Özal siyaseti sonrasında Çekiç Güç’le sayıca ve silahça çok bir PKK terör örgütünün yaratılarak terörün zirveye çekilmiş olduğu, bu şiddet ortamının bölücü zihniyetlerce Türk-Kürt ayrımcılığının yapılmasına neden olduğu söylenebilir.
Günümüze doğru geldiğimizde ise terör örgütünün artık siyasallaştığını görmekteyiz. Ve sonuçta ‘ PKK Ne İstiyor? ‘ sorusunu sorma gereksinimi duyuyoruz. Kürt açılımı, demokratikleşme ve yol haritası söylemlerinin havada uçuştuğu ancak siyasetçisinden devlet yöneticisine, uzman’ından akademisyenine kadar hiçbir kesimin yurttaşın kafasındaki soruları gideremediği bir dönemde bu olayların tarihsel arka planlarına ve realist bir bakış açısına sahip olmak kaydıyla oluşturulmak istenen düzene karşı, ulusal güvenlik stratejilerini bilmemiz gerekmektedir.
Yukarıdaki açıklamaların ışığında terör, belirli siyasi amaçlara ulaşmak için devlet otoritesini zayıflatarak taviz almaya yönelik şiddet hareketidir. PKK terör örgütü de bu maksatla hareket eden bir silahlı propaganda aracıdır. Hedef; devlet otoritesini zayıflatmak siyasi amacını iç ve dış kamuoyu gündemine taşımak, devletten tavizler koparmak ve hareketi siyasi alanda devam ettirmektir. Etnik esasa dayalı bölücülük yapanlar, silahlı propaganda aracı olarak kullanılan terörü ve siyaseti birbirini destekleyecek şekilde kullanmakta ve konuyu kamuoyuna kabul ettirmeye ve ortamı uygun hale getirmeye çalışmaktadır. Siyaset yolu ile yapılan bölücülük terörden çok daha tehlikelidir. Bu tehlike hem iç siyaset, hem de dış siyaset açısından geçerlidir. Devletin; PKK terör örgütü, bölücü siyaset yapan siyasi partiler ve siyasetçiler, ABD, AB ve kısmen de Irak’ın Kuzeyindeki yerel yönetimin isteklerini karşılamaya yönelik tavizler vermesi için yoğun bir psikolojik operasyonla karşı karşıya bulunduğu aşikârdır. Bu gelişmelerin güvenliğimizi, varlığımızı bütünlüğümüzü ve ulus devlet yapımızı orta ve uzun vadede tehlikeye düşüreceği değerlendirilmektedir.
Etnik esaslı bölücülüğün ve bunun silahlı propaganda vasıtası olan bölücü terörün önlenmesi için tedbirlerin uzun vadeli olmasına ve bu tedbirlerin hem içeride hem de dışarıda alınmasına ihtiyaç bulunmaktadır.
İç Tedbirler:
-Devlet otoritesinin tam olarak sağlaması ve devam ettirilmesi,
-Yargının ve kanunların etkili kılınması,
-Bölgede eğitim seferberliği uygulaması,
-Türkçe kursları ve okul öncesi eğitim,
-Nüfus Planlaması,
-Ekonomik açılımlar, teşvikler ve istihdam olanakları sağlanması,
Dış Tedbirler:
-Diplomatik atakların arttırılması,
-AB ile ilişkilerde yeni dönemin başlatılması,
-ABD ile ilişkilerin yeni bir çerçeveye oturtulması,
-Komşu ve bölge ülkeleri ile ilişkilerin sürdürülmesi.
GENEL DEĞERLENDİRME ve SONUÇ
Genel olarak çalışmamızı değerlendirdiğimizde, 11 Eylül saldırıları sonucunda terörizmin uluslar arası boyutlarda algılandığı, Küreselleşme ve terör algılarının birlikte ele alınarak uluslar arası ilişkiler disiplinin birer parçası olduğunu analiz etmekteyiz. Uluslar arası sistemde devletin temel aktör olarak son bulduğu, ulus devlet anlayışını yıkmak ve yeni bir takım bölgesel devletler kurmak amacıyla küresel, ulusal veya bölgesel terör örgütleri bize gösteriyor ki yeni kurulan dünya düzeninde etkisini çok gösterecektir.
Türkiye’nin Güvenlik Algılamaları çerçevesinde ele aldığımız PKK terör örgütü ve mücadele de ele alınacak tedbirlerde devlete karşı silahlı bir örgüte en iyi çözüm halk tarafından benimsenmiş ve devletin tüm organları ile koordineli olarak desteklenmiş bir mücadelenin mutlaka başarıya ulaşacağı bilinmelidir. ‘ Kabul etmediğiniz sürece yenilmezsiniz, bu yüzden kabul etmeyiniz ‘ sözü ışığında kirli propagandalara alet edilip bölge halkının terör örgütüne katılımını engelleyemezsek bir devlet olarak terör örgütünün varlığını ve otoritesini kabul etmiş oluruz ki bunun sonucunda yenilmeyi ömür boyu kabul etmiş oluruz.
Özetle; terörle mücadele ile terörist ile mücadele parametresini iyi kavramamız gerekmektedir. Hastalığı düzgün tespit edersek, uygulayacağımız tedavi ve yöntemlerde kendiliğinden gelmektedir. Bunun için bu iki konseptin değerlendirmesini iyi yapmalıyız.
‘’ Bu ne bitmez yolmuş deme, bitmedik yol yok,
Bu ne aşılmaz dağmış deme, aşılmadık dağ yok. ‘’

*Süleyman GÖK-Selçuk Üniversitesi Uluslar arası İlişkiler Bölümü