24 Haziran 2010 Perşembe

KÜRESEL TERÖR BAĞLAMINDA TÜRKİYE’NİN DURUMU






GİRİŞ:
Dünyanın kurulmasından ve ilk insanların ortaya çıkmasından itibaren çıkar, iktidar, güç mücadelesi 21. YY ’ a kadar süregelmiştir. Bu realitenin böyle olmasında insanlar arasındaki ilişkilerden, bölgesel veya küresel sisteme en önemlisi psikolojik parametrelerin önemi vardır. İnsanlar arasındaki güç ve iktidar ilişkisinin varlığı toplumsal ve küresel anlamda düzenin bozulmasına yol açmaktadır. Bunun sonucunda anarşi dediğimiz olgunun ortaya çıktığını tespit ediyoruz. Anarşi’nin ortaya çıkmasından sonra toplumsal huzurdan, hukuktan ve insan haklarından bahsetmek mümkün değildir. Bundan sonra sivil itaatsizlik dediğimiz otorite sahibi olan ve her türlü gücü bünyesinde bulunduran ulus devlet’e karşı bir silahlı mücadele başlatılır. Tam bu noktada Küresel Terör ve Terörizm dediğimiz olgu ve kavramın varlığını görmeye başlarız. Özetle; bu çalışmamızda Küresel Terör ve Terörizm’in Türkiye’nin ulusal güvenliği bağlamında incelenmesi ve analitik bir değerlendirmesi yapılması amaçlanmıştır.
Terörizmi Tanımlamak:
Terör, siyasi maksadı elde etmeye yönelik, halkta veya halkın belli bir kesiminde korku ve dehşet oluşturmak için başvurulan vasıtayı yani cebir ve şiddeti, cebir ve şiddetin kullanılacağına ilişkin güncel tehdidi ifade etmektedir. Terör ile terörizm farklı kavramlardır. Terörizm; siyasal amaçlar için örgütlü, sistemli ve sürekli terör kullanmayı yöntem olarak benimseyen bir strateji anlayışıdır.
Terör ve Terörizm kavramları arasındaki ayrımı belirttikten sonra terör ve terörizm’in amaçları üzerinde durmak gerekir. Her terör örgütünün benimsediği amaç ve stratejiler farklılık gösterir. Bunları genel olarak sıralamak gerekirse;
-Dikkat çekmek,
-Kargaşa yaratmak,
-Taraf olma çağrısı,
-Toplum Direncini Zayıflatmak, Baş eğdirmek,
Yöntemleri ise;
-Psikolojik savaş,
-Propaganda,
-Eylemler,
-Suç örgütleriyle organize birliktelik kurmaktır.
Terörün incelenmesi sırasında ihmal edilen ve daha sonraları üzerinde konuşulan bir kavramın varlığı bu konumda önemlidir. Terörün uluslararalılaşması parametresi, küreselleşme ve terör boyutlarında değerlendirmeye alınmaktadır. Geçmişteki terörist gruplar ve eylemleri sınırlı boyutlardaydı. Ancak 20.yy ortalarından itibaren diğer güvenlik meseleleri gibi terörizm de daha transnasyonel bir hale bürünmeye başladı. Bugün ise terörizm sahip olduğu network ve şiddet araçları ile 17.yy da tesis edilen devletlerarası sistemin dinamiklerine meydan okuyor? Küreselleşme güvenlik algılamalarını, tüm dünya toplumunun güvenliğini derinden etkileyerek uluslar arası terörizmin bu denli yaygın bir görüngü olmasında başat rol oynamıştır. Bugün terörist örgütler, devletler, bireyler, sivil toplum kuruluşları, bankalar ve diğer organize suç örgütleri tarafından finanse edilmektedir. Özetle; uluslararası terör örgütleri Uluslar arası İlişkilerin önemli aktörlerinden biri olurken, terörle mücadelede devletlerin temel dış politika stratejisi olarak benimsemiştir.
Türkiye’nin Güvenlik Algılamaları Boyutunda Terörle Mücadele Konsepti
Türkiye’nin son 26 yıldır kanayan yarası haline gelmiş olan Bölücülük, şimdiki ismi ile etnik esasa dayalı federalleştirme sorunu ülkemizin güvenlik stratejilerini oluşturmaktadır. İç Güvenlik dediğimiz zaman aklımıza; 1984 yılında ilk eylemini yapan ve şiddetini zaman zaman arttırıp, zaman zaman azaltan bir ivme ile devam ettiren PKK terör örgütü gelmektedir. Yaşanan son gelişmeler ışığında ve geçmişte bu örgüte karşı nasıl mücadele edilmiş ve edilmekte, yapılan yanlış algılamalar sonucunda 21.yy da Türkiye’nin ulusal güvenlik zafiyetini gözler önüne sermek istiyoruz. Öncelikle, PKK’nın ne olduğundan bahsetmek, daha sonra Türkiye’nin Güvenlik Algılamaları Boyutunda Bölücülük konusuna değinilecektir.
PKK terör örgütünün siyasi hedefi nedir; Türkiye’yi parçalamak ve Kürdistan’ı kurmak yani Bizans’ın çocuklarının 80 yıl önceki hedefi. 80 yılda Türkiye’yi bu trajik noktaya getirmeyi nasıl başardılar? Özal siyaseti Kürt sorununu yarattı, otonom Kürt devleti’ nin temelini attı ve 1991’ de karşımıza sayıları 25 bini bulan bir silahlı PKK terörünü çıkardı. Terörle 1984 te başlayan mücadeleye baktığımızda Özal siyaseti sonucu bu siyasetin temelinin atılmış olduğu, Özal siyaseti sonrasında Çekiç Güç’le sayıca ve silahça çok bir PKK terör örgütünün yaratılarak terörün zirveye çekilmiş olduğu, bu şiddet ortamının bölücü zihniyetlerce Türk-Kürt ayrımcılığının yapılmasına neden olduğu söylenebilir.
Günümüze doğru geldiğimizde ise terör örgütünün artık siyasallaştığını görmekteyiz. Ve sonuçta ‘ PKK Ne İstiyor? ‘ sorusunu sorma gereksinimi duyuyoruz. Kürt açılımı, demokratikleşme ve yol haritası söylemlerinin havada uçuştuğu ancak siyasetçisinden devlet yöneticisine, uzman’ından akademisyenine kadar hiçbir kesimin yurttaşın kafasındaki soruları gideremediği bir dönemde bu olayların tarihsel arka planlarına ve realist bir bakış açısına sahip olmak kaydıyla oluşturulmak istenen düzene karşı, ulusal güvenlik stratejilerini bilmemiz gerekmektedir.
Yukarıdaki açıklamaların ışığında terör, belirli siyasi amaçlara ulaşmak için devlet otoritesini zayıflatarak taviz almaya yönelik şiddet hareketidir. PKK terör örgütü de bu maksatla hareket eden bir silahlı propaganda aracıdır. Hedef; devlet otoritesini zayıflatmak siyasi amacını iç ve dış kamuoyu gündemine taşımak, devletten tavizler koparmak ve hareketi siyasi alanda devam ettirmektir. Etnik esasa dayalı bölücülük yapanlar, silahlı propaganda aracı olarak kullanılan terörü ve siyaseti birbirini destekleyecek şekilde kullanmakta ve konuyu kamuoyuna kabul ettirmeye ve ortamı uygun hale getirmeye çalışmaktadır. Siyaset yolu ile yapılan bölücülük terörden çok daha tehlikelidir. Bu tehlike hem iç siyaset, hem de dış siyaset açısından geçerlidir. Devletin; PKK terör örgütü, bölücü siyaset yapan siyasi partiler ve siyasetçiler, ABD, AB ve kısmen de Irak’ın Kuzeyindeki yerel yönetimin isteklerini karşılamaya yönelik tavizler vermesi için yoğun bir psikolojik operasyonla karşı karşıya bulunduğu aşikârdır. Bu gelişmelerin güvenliğimizi, varlığımızı bütünlüğümüzü ve ulus devlet yapımızı orta ve uzun vadede tehlikeye düşüreceği değerlendirilmektedir.
Etnik esaslı bölücülüğün ve bunun silahlı propaganda vasıtası olan bölücü terörün önlenmesi için tedbirlerin uzun vadeli olmasına ve bu tedbirlerin hem içeride hem de dışarıda alınmasına ihtiyaç bulunmaktadır.
İç Tedbirler:
-Devlet otoritesinin tam olarak sağlaması ve devam ettirilmesi,
-Yargının ve kanunların etkili kılınması,
-Bölgede eğitim seferberliği uygulaması,
-Türkçe kursları ve okul öncesi eğitim,
-Nüfus Planlaması,
-Ekonomik açılımlar, teşvikler ve istihdam olanakları sağlanması,
Dış Tedbirler:
-Diplomatik atakların arttırılması,
-AB ile ilişkilerde yeni dönemin başlatılması,
-ABD ile ilişkilerin yeni bir çerçeveye oturtulması,
-Komşu ve bölge ülkeleri ile ilişkilerin sürdürülmesi.
GENEL DEĞERLENDİRME ve SONUÇ
Genel olarak çalışmamızı değerlendirdiğimizde, 11 Eylül saldırıları sonucunda terörizmin uluslar arası boyutlarda algılandığı, Küreselleşme ve terör algılarının birlikte ele alınarak uluslar arası ilişkiler disiplinin birer parçası olduğunu analiz etmekteyiz. Uluslar arası sistemde devletin temel aktör olarak son bulduğu, ulus devlet anlayışını yıkmak ve yeni bir takım bölgesel devletler kurmak amacıyla küresel, ulusal veya bölgesel terör örgütleri bize gösteriyor ki yeni kurulan dünya düzeninde etkisini çok gösterecektir.
Türkiye’nin Güvenlik Algılamaları çerçevesinde ele aldığımız PKK terör örgütü ve mücadele de ele alınacak tedbirlerde devlete karşı silahlı bir örgüte en iyi çözüm halk tarafından benimsenmiş ve devletin tüm organları ile koordineli olarak desteklenmiş bir mücadelenin mutlaka başarıya ulaşacağı bilinmelidir. ‘ Kabul etmediğiniz sürece yenilmezsiniz, bu yüzden kabul etmeyiniz ‘ sözü ışığında kirli propagandalara alet edilip bölge halkının terör örgütüne katılımını engelleyemezsek bir devlet olarak terör örgütünün varlığını ve otoritesini kabul etmiş oluruz ki bunun sonucunda yenilmeyi ömür boyu kabul etmiş oluruz.
Özetle; terörle mücadele ile terörist ile mücadele parametresini iyi kavramamız gerekmektedir. Hastalığı düzgün tespit edersek, uygulayacağımız tedavi ve yöntemlerde kendiliğinden gelmektedir. Bunun için bu iki konseptin değerlendirmesini iyi yapmalıyız.
‘’ Bu ne bitmez yolmuş deme, bitmedik yol yok,
Bu ne aşılmaz dağmış deme, aşılmadık dağ yok. ‘’

*Süleyman GÖK-Selçuk Üniversitesi Uluslar arası İlişkiler Bölümü

4 Haziran 2010 Cuma

ÖNCE CAN SONRA CANAN

Ülkemiz, bölgemizde ve dünya’da son bir hafta da çok önemli ve etkisini yıllarca gösterecek olaylar meydana gelmiştir. Öncelikle aynı zamana denk gelen iç ve dış politikamızın önemli bir kısmını belirleyen olaylar dizisine bakmanın gerekliliğine inanmaktayız. Çünkü , gerek bölgesel, gerek ise küresel bir aktör olan Türkiye’nin Ortadoğu’da barış ve istikrarı güçlendirmek için politikalar ürettiğini ve bu politikanın ise Komşularla Sıfır Sorun çerçevesinde güçlendiğini bilmekteyiz. Son yaşanan olay göstermektedir ki ülkeler arasında iktidar hırsı, çıkar ve güç mücadelesi olduğu sürece sorun yaşamamamız imkânsızdır. Ve bunun sonucunda da sıfır sorun politikasının gerçekleşmesini imkânsız ve zor olduğunu belirtmek hiçte yanlış olmayacaktır. İsrail’in uluslar arası sularda diğer bir ifade ile açık denizlerde Türk Bayrağı bulunan gemiye saldırması ve içinde Yahudi,İngiliz,yunan ve Türk’lerin bulunduğu 9 aktivisti öldürmesi ve sayıları tam bilinmeyen yararlıların olması İsrail’in baskı ve şiddeti devlet politikası hale getirdiğinin göstergesidir. Türkiye’nin gemisine yapılmış olan bu saldırının sonuçları hükümet yetkilileri tarafından ve birçok sivil toplum kuruluşu, muhalefeti ile birlikte çok sert bir şekilde kınanmıştır. Ancak, İsrail’in yaptığı bu kalleşlik bir kınanma ile bitecek mi? Daha doğrusu Türkiye Cumhuriyeti Dış İşleri Bakanı’nın dediği gibi İsrail’den bir özür bekliyoruz açıklaması ne kadar samimi ve gerçekçidir; tartışılması gereken bir konudur.
Türkiye,yaşanan bu hadiseler ışığından İsrail’e karşı aynı sertlikte bir cevap vermesini bilmelidir. Şayet,ülkemiz bu olaya karşı sözde kalıp,eyleme dönüştürmezse gerek ulusal gerek ise uluslar arası alanda saygınlığını yitiren bir devlet imajı çizer. Bunun için ülkemizin dış politika karar alıcıları her türlü inanç, beklenti,imaj gibi sorunsalları göz ardı ederek sadece yapılan bu çirkin ve kabul edilemez durumu düşünerek bir çözüm planı hazırlamalı ve uygulamaya sokmalıdır. Peki, gündemde takip ettiğimize göre,herkesin dilinde bir SAVAŞ kelimesi ve HİTLER hayranlığı dolanmıştır. Bir anlık öfkemize, duygularımıza yenik düşmemeliyiz. Hitler gibi insan avcısı,faşist birini nasıl savunuruz veya savaş diyerek elimizdeki temel yeteneklerimizi,öz kaynaklarımızı bilmeden sırf bir takım duygularımızı tatmin etmek için bu sözü belirtmemiz bazı yanlışlara yol açmamıza neden olacaktır. Öncelikle belirtmem gerekirse,İsrail’in bu yaptığı bir savaş suçudur ve affedilmesi mümkün değildir. Ancak,bir devleti yönetirken her zaman rasyonel kararlar almak zorundayız,devlet yönetiminde duyguya yer yoktur. Acilen realist ve uygulanması mümkün kararlar almalı ve hemen eyleme dönüştürmeliyiz. Bu olayın başladığından ve duyulduğundan beri diplomasi trafiği çok hızlı bir şekilde ilerlemektedir. Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa Birliği, Birleşmiş Milletler, Nato gibi küresel ülke ve örgütler ile gerçekleştirdiğimiz diplomasi trafiği uluslar arası toplumun nabzını tutmada ve İsrail’e karşı bir birliktelik sağlamada önemli adımlardır. Ancak, burada dikkat edilmesi gereken husus bu örgütlerin samimiyet dereceleridir. Daha öncede İsrail’in Gazze’ye saldırması sonucunda binlerce masum sivilin ölmesi Birleşmiş Milletler tarafından hiçbir yaptırıma tabi olmamış ve bizler katında Birleşmiş Milletlerin misyonunun yitirildiği kanaatini uyandırmıştır. Umarız ki bu olayda böyle sonuçlanmaz ve gerçekçi yaptırımlar ile İsrail dünya ve bölge barışını bozmanın cezasını alır.
Aynı anda gelişen diğer bir olay ise, PKK terör örgütünün İskenderun’da gerçekleştirdiği saldırı sonucu meydana gelen yaralı ve şehitlerimizin varlığıdır. Aynı zaman dilimlerinde meydana gelen bu iki önemli olayın bazı stratejistler tarafından bağlantılı olduğu ve eş zamanlı gerçekleşmesi kafalarda soru işareti bırakması anlamına gelebilecek yorumlarda bulunmaktadır. Bu konuda detaylı araştırma yaparak, sadece sözde değil elin kanıt ve yeterli argümanın bulunması sonucu bu iki olayın birleşik kaynaklardan beslendiğini açıklamamız gerekir ki aksi takdirde söylem ve tezimizin çürüme ihtimali azalsın. Ülkemizin enerjisini azaltan ve diğer ülkeler ile ilişkilerimizi temellendirirken bile önümüze çıkan bir sorun olan PKK meselesi ülkemizde uzun bir süredir açılmaya çalışılan Demokratik Açılımın bir sonucudur. Biz yazılarımızda bu olayların demokratik açılım yoluyla sona erebileceğini ancak yöntem ve içeriğin çok yanlış olduğunu defalarca yazmış biri olarak ülkemizin kanayan yarasının son bulması için derhal yeni içerikli, toplumun geniş bir kesimini kapsayan ve gerçekçi,sadece bir bölgenin değil,Türkiye’nin doğu ve batı,kuzey ve güney’indeki her türlü sorun çeken insanların bu demokratik açılıma tabi tutulmasını barındıran bir paket hazırlanması gerektiğini düşünmekteyiz. Bu sorunun dış güçler tarafından daha fazla koz haline getirilmemesi ve bizlerin de başları karşısında bağımlı olmadığımızı göstermemiz açısından bu önerilerimiz son derece önemlidir
Özetle, gerek Gazze’ye yardım götüren aktivistlerin ölmesi, gerek ise ülkemizde yaklaşık 30 yıldır teröre verdiğimiz canların yitirilmesi herkesin moralini bozmakta ve içini yakmaktadır. Yazının başlığında belirtildiği gibi Önce can sonra canan misali bizler ilk önce kendi insanımızın huzur ve güvenliğini, yaşam hakkını sağlamadıktan sonra Gazze’de yaşayan masum insanlara ne kadar ve sağlıklı bir yardım yapabiliriz.Sonuç olarak güçlü bir devlet olmak istiyorsak hem içimizde hem de bölgemizdeki olaylara gözü kapalı kalmadan,realist bir perspektiften bakarak eylem ve strateji gerçekleştirmeliyiz.

Süleyman GÖK

30 Mayıs 2010 Pazar

BİLİM VE TEKNOLOJİ *

Dünya tarihinde bilim ve teknolojinin gelişim seyrine baktığımız zaman ilk zamanlarda yani taş ve cilalı taş devrinde insanlar geçimlerini sağlamak amacıyla ateş, çanak,çömlek gibi gerçek hayatta pratik fayda sağlayan buluşlara yönelmiştir. Teknolojinin terminolojik anlamına bakarsak, uygulamalı bilim olduğunu görürüz. O zaman ilk insanlar uygulamalı bilim alanında gelişme göstermişlerdir. Ortaçağ’da İslam kültür ve medeniyetin etkisinden gelişen astronomi, simya,astroloji,tıp,at bakıcılığı gibi önemli bilimsel veriler ışığından bilim dediğimiz olgu da ortaya çıkmıştır. Daha önce eski yunan’da doğa bilimlerin ortaya çıkması hoş karşılanmamıştır.
Bilim ve teknolojinin her zaman ilerlemesi merkezi krallıklar ve 17.yy’dan sonra ise ulus devletlerin kurulmasından dolayı hükümetlerin desteğine gereksinim duyulmuştur. Hükümetlerin ve kralların araştırma geliştirme faaliyetlerine destek vermesi birçok buluşun gerçekleşmesini hızlandırmıştır. Burada bir alış veriş söz konusudur. Bilim adamları bilgisini satarak geçimlerini sağlarken,hükümetler veya merkezi krallıklar ise kendi geleceğini güvenceye almak için bilim adamları tarafından satılan bilgileri satın alıyorlar. Ancak burada önemli olan ve unutulmaması gereken husus krallıkların ve hükümetlerin her zaman bir adım önde bulunduklarıdır. Burada vurgulanması gereken ve çok tartışılan bir kavram giriyor. Bilim ve iktidar arasındaki ilişkinin boyutu ve akıbeti ne olacak. Feyerabend’in dediği gibi bilim,iktidarın etkisi altında kalmadan işlerini yürütmeli ve birbirlerini etkileyecek hiçbir söylem ve eylemde bulunmamalı mıdır? İşte bu sorunsal günümüzde anti bilim ve post modern dünya dediğimiz olguyu doğurmaktadır. Yapılan,g eliştirilen ve bizlere sunulan her türlü yenilik,teknolojik buluş birilerinin yararına olmakla beraber,genel kitlenin zararına sonuç doğuran faaliyetler zinciridir. Bilim ve iktidar arasındaki ilişkinin gerektiği gibi rayına oturmaması bizlerin bilime olan güvenimizin sarsılmasına yol açmaktadır.
Yeni bilimcilik anlayışı faydacılık ile örtüşmektedir. Artık üretilen bilgi, teknolojik buluşlar toplumun yararını sağlamadıkça bir işe yaramamaktadır. Bilim adamı bir bilgi üretirken her ne kadar sadece kendim için üretiyorum, başkaları için değil dese bile unutulmamalıdır ki her bilgi yayılarak büyür ve toplumun geneline hakim olur. İşte, Newton,Bacon,Descartes gibi bilim adamlarının savunduğu görüş bilim ve teknolojinin genel olarak toplumun faydasına sunulması kanaatini taşımaktadırlar.Örnek olarak,bugüne kadar gelişen ve hala gelişmekte olan teknolojik buluşlara bir göz atalım. Haritacılığın gelişmesi,pusulanın bulunması,matbaa’nın icat edilmesi gibi dünya tarihinde bilimsel devrim sayılabilecek olguların bu kadar önemli olması toplumsal hayatta bir etkilerin olması ve insan yaşamını etkiliyor olmasıdır. Eğer bizlerde bir etkisi olmasaydı veya hükümetlerin yararına olmasaydı bugün matbaa’nın pusulanın adını duyamazdık. Onun içindir ki bilim ve teknoloji toplum yararına mı yoksa sadece bilimsel veri olsun diye mi üretilmeli tartışması bana göre toplumun yararına olduğu sürece bir etkisinin,d eğerinin olması bakımından bilim toplum içindir anlayışını savunmalıyız.
Sonuç olarak,bilim ve teknoloji tarih içerisinde birbirinden bağımsız ilerlemişler,birbirleri ile iç içe geçmiş bir şekilde bugüne kadar gelmiştir. Günümüzde yeni dünyada bilim ve teknolojinin bir arada kullanılması,bilim dergilerinden bilim adı altında teknolojik buluşlara,yeniliklere yer verilmesi gösteriyor ki bilim ve teknoloji ayrılmaz bir bütündür.
SÜLEYMAN GÖK
*Medeniyet Bilim ve Tarihi sınavı deneme çalışması

24 Mayıs 2010 Pazartesi

TÜRKİYE-AB İLİŞKİLERİNDE UZUN İNCE BİR YOL

Avrupa Birliği fikri nasıl ortaya çıktı ve genişleme stratejileri, aday ülkelerden neler istemektedirler ve Türkiye’nin bu zorlu yolda hangi alanlardaki eksiklikleri nedeniyle Avrupa Birliğine tam üye olamıyor noktasından başlamakta yarar olduğunu düşünmekteyiz. Avrupa ülküsü, gerçek bir siyasi projeye dönüşüp AT üyesi ülkelerin hükümet politikalarında uzun vadeli bir hedef haline gelmeden önce, sadece filozoflarla önsezili kimselerin düşüncelerinde yaşıyordu. Avrupa Birleşik Devletleri hümanist ve barışçı bir hayalin parçasıydı. Avrupa yüzyıllarca, sık sık yaşanan kanlı savaşlara sahne oldu. 1870-1945 yılları arasında Fransa ve Almanya üç kez savaştılar.. Birçok insan yaşamını kaybetti. Bu felaketler üzerine bazı Avrupa ülkelerinin liderleri, barışın sürdürülebilmesinin tek yolunun, ülkelerinin ekonomik ve siyasi yönlerden birleşmesi olduğu fikrine vardılar. Avrupa'da ulusal uzlaşmazlıkları aşabilecek bir örgütlenmenin kuruluşu İkinci Dünya Savaşı sırasında totaliter yönetimlere karşı savaşan direniş hareketlerinden kaynaklandı.
Yarım asırlık bir geçmişe sahip olan Avrupa Birliği, kuruluşunda çizilen geleceğin barış ve refah Avrupa’sı ideali doğrultusunda idari, yasal ve uygulamaya dönük yapısını oluşturmuş; hedefleri ve gereksinimleriyle bütünleşen politikaları belirleyerek uygulamaya geçirmiştir. Sürekli gelişmeye ve kendini yenilemeye yönelten dinamik yapısı, AB’yi dünyadaki diğer belli başlı aktörlerden farklı kılan bir model oluşturmaktadır. Birlik yaşamını şekillendiren ve yöneten bu model, her alanı kapsayan devasa müktesebatı ile kendi dilini yaratmaktadır.
Birlik dilinin tanınması halka daha yakın bir Avrupa’nın temelini oluşturmaktadır. Şüphesiz bu, gerek AB üyesi gerek aday ülkelerin vatandaşları için son derece önemlidir. Toplumsal bir proje olarak nitelendirdiğimiz AB tam üyeliği esasen siyasi, ekonomik ve sosyal yaşamı tüm yönleriyle etkileyen değerler ve kurallar bütününün bir sistem olarak yansımasıdır. Bu süreçte bütünleşmek aynı dili anlamayı ve paylaşmayı da içermektedir. 1999 Helsinki Konseyi’nde Türkiye’nin AB tam üyeliğine adaylığının teyit edilmesiyle ortaklık ilişkisinin son aşamasına girilmesi, ülkemiz açısından tüm yönleriyle bir toplumsal dönüşüm projesinin hayata geçirilmesini ifade etmiştir. Çok yönlü ve çok boyutlu Türkiye-AB entegrasyonunun, toplumun tüm kesimlerinin tam üyelik sürecine daha da yakınlaştırılmalarıyla başarılı bir şekilde tamamlanacağı açıktır. Avrupa Birliği ve Türkiye-AB ilişkileri konularındaki bilginin Türkiye genelinde tüm kesimleri kapsayacak şekilde yaygınlaştırılması bu amaca ulaşılmasındaki öncelik taşımaktadır. (1)
Türkiye’de belirli çevrelerce dile getirilen görüşe göre Avrupa Birliği Hıristiyan Birliği olduğu için Türkiye’nin AB’ye girmesi olanaksız görülmektedir. AB genişleme süreci içinde hiçbir aday ülke yarım yüzyıl AB kapısında bekletilmemiştir. Türkiye’nin, o zamanki ismiyle Avrupa Ekonomik Topluluğu’na “ortak üyelik” için başvuruda bulunmasının üzerinden 51 yıl, 1987 yılındaki “üyelik” başvurusu üzerinden de 22 yıl geçmiştir. Yarım yüzyıl Türkiye’nin AB’ye üye olamamasının nedenlerini bulmamız gerekmektedir. Karşılıklı tavizlerle bu süreç işlemeli midir? Sorusuna cevap aranmalıdır. Türkiye, Turgut Özal’ın ifadesiyle bu ince uzun yolda, günün birinde AB üyesi olma ümidiyle AB’nin tüm çifte standartlarını görmezden gelerek yükümlülüklerini yerine getirmeye çaba harcamıştır.(2)
Türkiye – AB ilişkilerini tarihsel geçmişe sahip olduğunu herkes bilmektedir. Asıl bilinmesi gereken Türkiye AB’ye üye olacak mı, eğer olacak ise hangi şartların yerine getirilmesi gerekmektedir. Avrupa Birliği Türkiye’den istediklerini her platformda, her zirve sonuç bildirgelerinde dile getirmektedir. Önümüze sunulan, yapmamız gereken gelişmeler şunlardır;
-Yargı Bağımsızlığı sağlanmalı, yasaların uygulamadaki eksiklikleri giderilmeli, yargının işleyişi güçlendirilmesi,
-Örgütlenme, ifade ve din gibi temel hak ve özgürlükler sağlanmalı,
-Asker-sivil ilişkisi AB normlarına getirilmeli,
-Güneydoğudaki durum ve kültürel haklar düzeltilmeli,
-Makro ekonomik durumun iyileştirilmesi için adımlar atmalıdır.
Türkiye, AB’ye girmek için AB’nin istediklerini yapmalı ve yapar ise ne ölçüde yapmalıdır tespiti yanlış bir analiz parametresidir. Türkiye’nin AB’ye girmesi konusunda öncelikli belirleyici, Türkiye’nin yaptıkları/yapacakları değil, aksine AB’nin politik, ekonomik, kültürel, sosyal ve jeopolitik ihtiyaçlarıdır. AB, bu konuda dürüst davranarak, Kopenhang Kriterleri çerçevesinde aday ülke kendisine düşen yükümlülükleri yerine getirmiş olsa, adayın AB’ye tam üye olması, AB içinde ekonomik ve sosyal sorunlara yol açıyor ise, adayın tam üyeliğinin gerçekleşmeyebileceği açıklamıştır.
Bu makalede asıl olarak Türkiye’nin AB’ye yarım asır boyunca neden giremediğini irdelemek olacaktır. Bu konu üzerine farklı perspektiflerden bakış açıları sunmak istiyoruz. Fransa Dışişleri Bakanlığı Danışmanı Oliver Roy’a göre ‘Türkiye’nin nüfusunun büyük çoğunluğunun Müslüman olması, Türkiye’nin- AB üyeliğinin Avrupa kamuoyu ve özellikle Fransa tarafından istenmemesinin sebebini oluşturmaktadır‘ demiştir. (3) Türkiye, AB için dönüm noktası olacaktır. Çünkü, Türkiye’yi AB’ye almakla topluluğun bu soruya net bir şekilde yanıt bulması gerekecektir : ‘ AB yalnızca ekonomik bir topluluk mudur yoksa bütünleşmiş ve kendi başına ekonomik, askeri ve politik bir güç mü olmak istemektedir ‘ AB bu sorulara cevap bulamadıkça Türkiye’nin AB’ye girişi zor gözükmektedir.(4)
Wall Street Journal’da yayınlanan bir yazıya göre Türkiye’nin AB’ye tam üyeliğine karşı çıkılmasındaki asıl neden Kıbrıs ya da siyasi reformlar gibi meselenin değil, ülke halkının yüzde 99’ unun Müslüman olması olduğu ve bu gerçek nedenin hiç konuşulmadığını belirtilmiştir.(5)
Bugün yaşanan bazı gelişmeler ışığında Türkiye Avrupa Birliği müktesebatını yerine getirmeye çalışmaktadır. Ancak kurulan Yeni Türkiye değerleri AB ülkelerinin paylaştığı değerlerden daha fazlasını temsil ediyor. Haksızlıklar karşısında sergilenen iki yüzlülüğü paylaşmayan, onun yerine kolektif vicdanın sesi olmayı tercih eden bir yaklaşımı dış politikasının asli unsuru yapmıştır Türkiye… Çifte standartlar da yeni Türkiye duvarına çarptığında daha kolay belli olmaktadır.
Türkiye, üzerine söylenmiş önemli biz söz vardır: ‘ Türkiye, Türklere bırakılmayacak kadar zengin bir ülkedir.’ Bu sözü Avrupalılar dile getirmektedir. Türkiye’nin zenginliğini anlayan yabancılar neden Türkiye’yi kendi aralarına almamaktadır. İşte asıl sorun burada başlamaktadır. Yukarıda yazdığımız görüşlerden ortaya çıkan sonuç Türkiye’nin genç ve dinamik nüfusu bulunması, vatan uğruna para almadan ölen tek millet olması, AB üyesi ülkelerinin hepsinin Hıristiyan olması gibi nedenler ülkemizin AB ile entegrasyonunu zorlaştıran iç nedenler olarak sayılabilir.
Türkiye’nin AB’ye girme süreci içinde özellikle müzakere tarihi alabilmek için uyum paketleri kapsamında, ulus-devlet anlayışını ve üniter yapısını yok edecek, bütünlüğünü tehlikeye düşürecek uygulamaları yeniden gözden geçirmelidir. AB’nin Türkiye üzerindeki hedefinin ulus-devlet yapısını değiştirmek olduğu ve bu nedenle müzakere raporlarında yer alan ve niyetlerini açığa vuran beyanlarından anlaşılan, aleyhimizdeki konulara karşı tavır alınmalıdır. AB’ye giriş süreci, onurlu ve güven kuşkusu taşımayacak bir şekilde tavizsiz yürütülebilmeli, olmuyorsa bu ilişkiye yeni bir yön verilmelidir. Geniş anlamda; AB’ye dahil edilecek bir Anadolu coğrafyası üzerinde, Türkiye Cumhuriyeti, ulus-devletinin var olduğu bir coğrafya olmayacaktır. Daha açık bir ifade ile, Anadolu coğrafyası, Yugoslavya gibi bir iç savaştan geçtikten sonra departmanlara ayrılacak ve parçaların bazıları veya tümü, federal bir yapı çerçevesinde AB’ye alınmak istenecektir.
Bütün bu süreçlerin Türkiye’yi getirmesi muhtemel olan üç nokta vardır : Birinci nokta, Türkiye’nin AB’ye 25 yıl sonra da olsa girmek için,etnik gruplara tanınmak üzere,önce kültürel,sonra politik özerkliği veya federal yapıyı kabul etmesidir.İkinci muhtemel nokta, Ankara’nın AB ile ilişkilerini bugünkü çizgi üzerinde bir süre daha devam ettikten sonra, devletin bu süreci durdurmak istemesi halinde veya bu sürece Türk vatandaşlarının bir bölümünün devletlerini kaybettiklerine inanmalarından ötürü tepki göstermeleri sonucunda,ülkenin bir iç savaşa sürüklenmesi ve parçalanmasıdır. Üçüncü muhtemel nokta ise bir iç savaştan sonra devletin yeniden şekillendirilmesi ile federal bir Türkiye’nin kurulmasıdır.
Sonuç olarak; Uzunca bir süre Türk Dış Politikası gündemin en önemli maddesini oluşturan AB ile ilişkiler konusu bırakın alt sıralara inmeyi neredeyse gündemin tamamen dışına çıktı. AB ile ilgili konulara ne devlet adamlarımızın ne siyasetçilerimizin açıklamalarında eskisi kadar rastlıyoruz. Bu durumun en önemli sebebi, AB üyeliği konusunda yitirilen umutlardır. Açılabilecek müzakere başlığı kalmayınca, UYUTMA işlemi tamamlanmış olacaktır. Acı ama gerçek; Türkiye bir adım atmadan Brüksel’de yaprak kımıldamayacaktır. BUGÜNLERDE HERKES, ERMENİSTAN PROTOKOLLERİNİN GELDİĞİ NOKTAYI KONUŞUYOR; PEKİ TÜRKİYE’NİN TEMMUZ 2005’TE İMZALADIĞI VE HENÜZ ONAYLAMADIĞI EK PROTOKOLÜN AKIBETİ NE? MÜZAKERELERİN TIKANMASININ TÜM KABAHATİ AB TARAFINDA MI ACABA?
Özetle, Türkiye ile Avrupa Birliği İlişkileri uzun ince bir yolda ilerlemektedir.Türkiye,kendine verilen ödevleri yerine getirebilecek mi ya da yarım asırdan sonra AB ile ilişkilere köprü mü atacak.Türkiye’nin bazı kesimler tarafından dile getirilen eksen değiştirmesi Avrupa Birliği ile ilişkilerde yeni bir dönemin başlayacağı anlamına mı gelmektedir? Ve en önemlisi Türkiye AB ile bütünleştikten sonra Egemenliğini engelleyen bir sürece mi girecek gibi cevaplaması zor ve önemli sorular ile bir yarım asır daha yoluna devam edeceğe görülmektedir.

Kaynaklar:
1-İktisadi Kalkınma Vakfı Yayınları, AB ve Türkiye İlişkileri sayfa 5
2-2010 Türkiye AB İlişkileri Açısından Dönüm Yılı Olacak. Prof. Dr. S.Rıdvan Karluk. Anadolu Üniversitesi(29.01.2010)
3-www.iyibilgi.com/haber.php?haber_id=43570
4-Mireille Sadege : Avrupa Birliği’ni Türkiye’ye getirmek-10.03.2008-radikal
5-lifeinbursa.com

15 Mayıs 2010 Cumartesi

DEĞİŞEN TÜRK DIŞ POLİTİKA KONSEPTİ

Türk Dış Politikası son zamanlarda hızlı bir ivme kazanarak çeşitli açılımlar yaparak herkese statüko karşıtı, eski politika anlayışının yanı sıra yeni bölge ve ülkelerle ilişkilere geçme gibi potansiyeli yüksek bir dış politikamız oluşmaya başlamıştır. Günümüz Türkiye ve komşu ülkeleri arasındaki uluslar arası ilişkiler kuram çalışmaları ‘stratejik derinlik’ adı altında dış işleri bakanımız Ahmet Davut oğlu tarafından uygulanmaktadır. Bugünkü dış işleri bakanımızın akademik kökenli olması ve uluslar arası ilişkiler teorilerini pratikte uygulamaya çalışması bakımından son derece önemli çalışmalar yapmaktadır.Çünkü,teori’nin pratiğe dönüşmediği zaman öneminin olmadığı biinmektedir. Davutoğlu’nun “Stratejik Derinlik” kitabında belirttiği gibi, Türkiye'nin küresel siyasal, ekonomik ve kültürel krizlerin seyrettiği coğrafyanın merkezinde bulunması, aslında Türkiye'nin bölge de üreten ve kucaklayan, baş aktörlerden biri olması gerektiği gerçeğini açığa çıkarıyor.2002 AKP iktidarıyla beraber Türk Dış Politikasının vizyon değişikliğine gittiği muhakkaktır. Proaktif bir yaklaşım sergilenmiş, kimilerine göre ise bu yaklaşım Neo–Osmanlıcılık olarak görülmüştür. Ne dersek diyelim, dış politikada tek eksenli değil, bütüncül ve sistematik bir politika gözettiklerini söyleyebiliriz. Bu olayların gerçekleşmesi tabii ki de tesadüf değildir. Çünkü dış politika analizi yaparken bizlerin kullandığı bazı yöntemlerden karar alma yaklaşımına göre siyasilerin, karar alıcıların dini inanışları, kültürleri, kişisel tercihleri bir ülkenin dış politikasını belirlemektedir. Bunun için ülkemizde iktidarda bulunan siyasi partinin dini yönünün ağırlığının olması, Ortadoğu, İslam ülkelerine olan ilginin buradan kaynaklandığı düşünülürse gelinen bu süreç bir tesadüf eseri değil; zorunluluğun gerekçesidir.Davutoğlu’nun göreve geldiğinden bu yana ve de akademisyenlik hayatı boyunca sıklıkla dile getirdiği konu ise Türkiye’nin bulunduğu konum itibariyle muhakkak aktif ve çok yönlü politika izleme zorunluluğu bulunduğu idi. Artık sloganlarda değişmişti : "Bizim eksenimiz Ankara eksenidir ve ufkumuz 360 derecedir."(1) Eksen kayması kavramı ise muhalifler ve de uluslararası basın tarafından en çok dile getirilen söylemdi.Dış politika da yaşanan trafiği değerlendirirsek eğer, 2009’da Cumhurbaşkanı, Başbakan, Dışişleri Bakanlığı nezdinde yapılan yurt dışı ziyaretlerinin toplamda 145 ülke olduğudur. Bu rakam bile Türkiye’nin dış politikadaki dinamizmi özetlemeye yetiyor.(2) Ayrıca, Dış politikanın sadece diplomatik faaliyetlerin yanı sıra, enerji, ekonomi, ticaret, kültür, ulaştırma ve sağlık alanlarını da kapsadığına belirtmekte fayda var. Bu anlamda uluslararası ekonomik krizin olduğu bir ortamda Ortadoğu’dan, Kafkasya’ya, Latin Amerika’dan Çin’e yapılan ziyaretler büyük anlam taşıyor.(3)
Bizlerin bugün üzerinde tartıştığımız TÜRK DIŞ POLİTİKASI’nın ekseninin kaydığı ve çok yönlü bir politika izlediği olguları aslında yeni bir şey değildir.Tarihin derinliklerine indiğimiz zaman bugün tartıştığımız ve meydana gelen yüksek düzeyli işbirliği ilişkilerimiz 1974 yılından itibaren ülkemizde tartışılmaya başlanmıştır. Türkiye,coğrafi,siyasi,kültürel olarak çok önemli bir merkez ülkedir.Ortadoğu ve Batı dünyası arasında olması,Hem Batı,Hem de Doğu kültür ve medeniyet bağlamında ortak yönlerinin bulunması Türkiye’nin politik yapısını etkilemiştir.İç ve Dış politikamızda bu unsur çok rahat bir şekilde gözlenmektedir.Örnek vermek gerekirse,Türkiye’nin 1976 yılında İslam Konferansı İşbirliği Örgütüne üye olması,daha sonra 1980 yılında Kenan Evren’in İKÖ’nün eşbaşkanlığını yapması bizlerin ortadoğu ülkeleri ile ilişki kurmaya başladığımızı göstermektedir. Peki,1974’ten itibaren ülkemizin dış politikası üzerinde tartışılmakta olan eksen kaymasının nedenleri nedir diye soracak olursak; yıl 1975 ülkemizde Çok Yönlü Dış Politika Konsepti tartışılmaya başlanmıştır. Türkiye’nin ABD tarafından silah ambargosuna maruz kalması,Avrupa Ekonomik Topluluğu’nun ilişkileri dondurması Türkiye’nin Batı’ya karşı tavrının değişmesine neden olmuş ve çok merkezli bir dış politika vizyonu izlemeye başlamasına neden olmuştur.1973 yılında Arap-İsrail savaşında Arapların yer alınması ve stratejik önemini kullanarak Batı’ya gözdağı verilmesi bu konseptin gereğidir.İsrail ile ilişkilerini Maslahat Güz arlar seviyesine indirilmesi,Ortadoğu ülkeleri ile dış ticaret hacminin artması,Filistin Kurtuluş Örgütüne ait bir temsilcilik açılması Çok Yönlü Dış Politika Konseptine geçişin unsurlarıdır. Günümüzde ülkemizin Irak,İran,Suriye ve diğer Arap Ülkeleri ile üst düzey stratejik işbirliğinin olması,antlaşmaların yapılması bazı kesimler tarafından yeni bir oluşum gibi gösterilmek istense de tarihsel bağlamdaki örneklerine baktığımızda gerçeklik payının olmadığını görmekteyiz.Geçmişte,Batı’ya karşı bir strateji ile girişilen bu politika günümüzde nasıl yürütülmektedir? Tartışılır fakat olması gereken bir Dış Politika vizyonudur.Yukarıdaki gelişmelerin çıkış aşaması Türkiye’nin Batı’ya karşı olan tavrıdır.Acaba günümüzde ülkemizin Kıbrıs,Avrupa Birliği gibi konularda ABD ve Avrupa Ülkeleri tarafından yeterince ciddiye alınmaması bugünkü Ortadoğu ülkeleri ile yüksek düzeyli işbirliği yapmamamıza neden mi oldu diye bir soru sormak gerekirse önemli bir konuya değinmiş ve tartışma başlatmış oluruz? Gerçekleşen olayların,antlaşmaların ve ilişkilerin boyutları gereği Batı’ya karşı bir gözdağı vermek mi yoksa ülkedeki siyasi iktidarın dini,kültürel yönden Ortadoğu ve Arap coğrafyasına yakın sayılması ve Din unsurunu kullanması gibi karar alıcı mekanizmanın özellikleri gereği doğal bir süreç midir? Bu bağlamda tartışılması gereken bir konudur.Ancak bilinmesi gereken bugün yaşanan olayların hiçbirinin ilk olmadığı ve geçmişte izdüşümlerinin var olduğunun kamuoyu tarafından bilinmesi gerekir.
Özetle belirtmem gerekirse,bugün yaşadığımız gelişmelerin çok daha önceleri yaşadığımızı unutmamamız gerekmektedir.Ülkemizde tarihsel araştırmalardan yoksun kesimlerin,laikliğin elden gidiyor diye veryansın eden kesimin,Türkiye gibi bölgesel hakimiyete aday bir ülkenin statüko politikası izleme gibi bir şansının olmadığı halde,statükoculuğu savunanların olması hata yapma oranımızı arttırmaktadır.Sonuç olarak bir soru sorarak makalemi bitirmek istiyoruz.Türkiye 3 tarafı denizlerle 4 tarafı düşmanlarla kaplı bir ülke olarak,bu konjektür Komşularla Sıfır Politika gerçekleşir mi? Sorusuna hepimizin cevaplaması gerektiğini düşünüyoruz.

Kaynakça:

1- http://www.turktime.com/haber/Eksenimiz-Ankara-Ekseni-Ufkumuz-360-Derece/79333
2-http://www.mfa.gov.tr/default.tr.mfa
3-http://www.orsam.org.tr/tr/yazigoster.aspx?ID=523

Süleyman GÖK

30 Nisan 2010 Cuma

TÜRKİYE GENÇLİK KURULTAYI ÇALIŞTAYINA DAVET...

Değerli Türkiye Gençlik Kurultayı Gönüllü
Adayları;İznik Çalıştayı hakkında siz değerli katılımcılarımıza daha
detaylı bilgiler vermek istiyoruz. Çalıştayın iki gün boyunca (19-20
Mayıs 2010)sürmesi planlanmaktadır.Çalıştay süresince Konaklama ve Yemek
ücretsiz olacaktır. Sadece Kırtasiye masraflarının çıkarılması amac......ıyla
kişi başına 10 YTL bir ücret alınması öngörülmektedir. Sizlerin
ilgisini ve katılımını bekliyoruz..

http://www.tgkiznikcalistayi.tr.gg/Ana-Sayfa.htm

21 Nisan 2010 Çarşamba

TÜRKİYE’DE PARTİ BİRLEŞMELERİ

Bu sözü son 3-4 yıldır sık ve her platformda duymaktayız. Birleşin… Birleşmek, iki farklı görüşün ortak bir mutabakat’ta anlaşmaya vararak tek çatı altında çalışmalarını sürdürmek anlamına gelmektedir. Türkiye’de dediğimiz gibi 3-4 yıldır sol partiler arasındaki ayrımın giderek keskinleşmesi, bu görüşü savunan sempatizanları tarafından şiddetle eleştirilmekteydi. 22 Temmuz 2007 Genel Seçimleri öncesinde meydanlara toplanan milyonlarca insan birleşin diyerek sol partilere sitemlerini dile getirmişler,AKP iktidarına karşı ancak birleş ilerek karşı bir güç olunabileceğini dile getirmişlerdir. Bu talepleri gören CHP ve DSP aynı çatı altında girdiklerini seçimde % 22 gibi hayal kırıcı bir sonuçla ana muhalefet partisi olarak seçimlerden çıkmıştır. Ondan sonraki süreci herkes çok iyi bilmektedir. DSP’nin CHP’den ayrılması, yeni sol ve milliyetçi partilerin kurulması Türkiye’de parti birleşmelerinin zor olduğunu göstermektedir.Peki bunun nedeni nedir? Diye sorduğumuzda karşımıza birçok alternatif görüş çıkmaktadır. Bunlardan birincisi;her partinin örgütünün olduğu ve parti tabanının başka partiler etrafında seçime girmesini istemediğidir.İkinci görüş ise; milletvekili,danışmanlık,bakanlık gibi kişisel ve partisel çıkarları yüzünden liderlerin anlaşamaması gibi sorunlar ülkemizde partilerin birleşmesine engel teşkil etmektedir.
Türkiye’deki seçim sisteminin sorunlu olduğunu bildikleri halde yeni kurulan ve %1-2’lik oy alabilen partilerin büyük ve geniş tabanı olan partiler etrafında birleşmeleri gerekmez mi? Akıl sahibi insanların düşündükleri tabii ve doğal olarak güçlü bir iktidara güçlü bir muhalefetin gerektiği ; bunun için bölünmüşlük içerisinde değil birlik ve beraberlik içerisinde mücadele etme gerekliliği ve kararlılığını düşünmektedirler. İşte burada bir nokta karşımıza çıkmaktadır. Öncelikle ülkelerin zor süreçlerden geçtiğinin belirtilmesi bunun için herhangi bir çalışmanın yapılmaması yanlıştır. İlk önce ülkemiz diyebilen ve ülkemiz ortak paydasında buluşabilen partilerin birleşmemesi mantıksızlıktır. Araya ne zaman kişisel hırs ve çıkarlar girerse o zaman o oluşumdan sonuç alınamaz.
Burada yaklaşan seçimler ışığında ülkemizde sol geleneği temsil eden Atatürk’ün kurduğu parti CHP ile Bülent Ecevit’in Kurduğu DSP arasındaki kopukluğu dile getirmek istemiyoruz. Hepimiz biliyoruz ki ne zaman ülkemizin milli menfaatlerini gerçekten ve samimi olarak savunan liderler çıkar işte o zaman birleşme konularındaki tıkanıklık çözülür. 6 Eylül 2009 tarihinde Aydınlık Dergisine röportaj veren DSP lideri Masum TÜRKER: ’ İktidar değişikliği için ortak bir parti etrafında toparlanmalı. İktidar partisinin uygulamalarına karşı farklı fikirlerde olsa muhalefet ortak bir noktada buluşuyor. AKP’nin Türkiye’yi uçurumun kenarına sürüklediği konusunda mutabıktırlar. Bir taraftan da iktidar partisi parlamentoda çoğunluğu elinde bulunduruyor. Seçimler normal süreçte 2011 yılında yapılacak. Yani iki yıl daha var. Seçimler bu partiler tek başlarına girdiklerinde kuvvetli bir alternatif yaratamıyorlar. ‘ demiştir. DSP’nin Ecevitli yıllardaki büyük başarısı Türkiye’de solun yeni temsilcisi olarak anılmasına neden olmuş ; 2002 seçimlerinden sonra barajı aşamayacak hale gelmiştir. Bunun birçok nedeni var: Liderlerinin sağlık sorunu olması, Şu anki iktidar partisinin yıllar önce bu göreve hazırlanması, iç ve dış konjonktür DSP’nin başarılı olmasına olanak sağlamamıştır. Masum Türker’in son açıklamalarına baktığımız zaman ise kendi içerisinde çeliştiğini ve paradoksal hale geldiğini görmekteyiz. Masum Türker: ‘ DSP’yi bana verilen yetkiyle asla hiçbir partinin çatısı altında seçime sokmayacağım. Bize bölünmeyin,küçülürsünüz diyorlar. Daha baştan küçülmeyi kabul ediyorlar. Halbuki büyük olmayı düşüneceğiz. ‘ diyerek gelecek seçimlerde partisinin tek başına seçime gireceğinin sinyalini vermiş bulunmaktadır. Yukarıda aynı parti liderinin iki farklı görüşünü yazdık. Aralarındaki farkı siz okuyucularımıza bırakıyoruz.
Özetle; İşte bu gelişmeler doğrultusunda ülkemize yeni bir parti gerekmektedir. Toplumun tüm kesimlerini birleştirecek, ülkemizi gericilere, bölücülere teslim etmeyecek bir partinin kurulması ihtiyacı oluşmuştur.Bu partinin misyonu ve vizyonu; Atatürk’ün altı ilkesini rehber edinmiş olacaktır.Demokratik,laik,milliyetçi,devletçi,cumhuriyetçi,halkçı,devrimci özellikleri sentez yapan,bağımsızlık savaşımızı başlatan Gazi Mustafa Kemal’in ilkeleri ve önderliğinde tüm ezilmişlerin, sömürülenlerin yanında Atatürkçü,milliyetçi bir partinin kurulması gerekmektedir.Ülkemiz bir çıkmaza girmiş, bütün kurumlarıyla yeniden bir yapılanmaya gitmesi gerekmektedir

Süleyman GÖK
21.04.2010